Antalya bölgesinde anemonlar[1] şubat ayının ilk haftalarından itibaren açmaya başlıyor. Yüksek dağların denize paralel yamaçlarında özellikle de ayazdan korunaklı yerlerde bir gecede yerden fışkırıveriyorlar. Anemon tarlalarının en yoğun olduğu bölge de Kumluca, Karaöz Korsan Koyu civarı. O bölgede anemon ve diğer çiçek yoğunluğu giderek azalıyor. Nedeni yine tüketen insan. Giderek artan nüfus yoğunluğu anemonlara iyi gelmiyor.

Bu bölgede kış bir ay kadar sürüyor. Aralık ayının karanlık günlerinden sonra gündönümünde  kar ve yağmur geldi. Ocak ayında soğuk esen poyrazın etkisi azaldı Şubat ayında lodosa döndü. Ilık havalara hızlı bir giriş yaptık. Kışlar çok kısa buralarda. Her gün daha çok ışık, daha çok güneşle birlikte Şubat başında bahar mevsimi başlıyor.

Anemonlar ve ışık ülkesi unvanı verilen bu topraklarda sayılarını hiç kimsenin tam olarak bilmediği antik kentlerin kalıntıları “Hellen” ve “Roma” etkisi görülen mimari ve estetik yapılarla dolu. Her yer tarihi eserlerle dolu. Yabancı literatürde ve özellikle de “turizm jargonunda” buralar “Ancient Greek”, yani “Hellen”  diye tanımlanıyor. Bu tanım doğru mu? Kimine göre doğru, kimine göre yanlış.

Likya kültür varlıklarının neler olduğunu merak ettiklerini söyleyenler var.  Likya tanımı şimdiden bir çok yerde kullanılıyor. “Likya Yolu”, “Likya Lahitleri”, “Biz Likyalıyız” diyenler bile var. Arkeologlar arasında çok iyi bilinen Likya uygarlığı, bugün  genel halk tarafından eski Anadolu uygarlığı olarak ne ölçüde kabul görüyor? Sanırım kimsenin umurunda değil. Bölge insanlarıyla konuşmalarımda hep aynı sorunla karşılaşıyorum. Kimse iki göbek öncesiyle ilgili bir bilgiye sahip değil. Kendilerini de Likyalı olarak tanımlamıyorlar. “Müslümanız” diyorlar, “Türküz” diyorlar. O kadar. Gerisi yok. Bu eski uygarlıklarla kendisini hiçbir şekilde ilişkilendirmiyor yerli halk. Aksine uzak görüyor.

Öncelikle Likya bölgesinin tam olarak neresi olduğunu belirlemek gerekir. Doğu Toros dağlarının  denize kadar inen düzlüklerinde bulunan   Attalia (Antalya) limanından Batıya doğru  Telmessos (Fethiye) koyuna kadar uzanan yarım ada, Milyas adı ile anılan Elmalı yaylası ve Solyma dağı, Xanthos nehri üzerinde bulunan  Tlos, Xanthos ve Pinara gibi şehirler, Kragos (Boncuk dağı) ve Antikragos (Babadağ) dağlarının belirlediği coğrafyadan söz edebiliriz.

Modern araştırmaların belirlediği  sınırlar ise ; batıda Massikytos Dağı (Akdağ) ve Indos ırmağı (Dalaman Çayı), doğuda Solyma (Beydağları) ile Limyros (Alakır Çayı) Irmağı olarak kabul edilmektedir. Arkayik ve Klasik Çağlar’da batı sınırının Daidala (İnlice Asarı) ile Telmessos (Muğla-Fethiye) arasında bulunan bölgede olduğunu da Patara Yol Anıtı’dan  (Stadiasmos Patarensis ) ‘den öğreniyoruz. Likya’nın kuzey sınırını ise  üç akarsuyun Ksanthos [Eşen Çayı], Myros [Demre Çayı], Arykandos [Başgöz Çayı]) kuzeye doğru uzanan kollarının oluşturduğu düşünülmektedir. Roma İmparatorluk Çağı’nda Elmalı Ovası’nda yer alan Khoma, Podalia ve Nisa kentleri Likya Birliği’ne girerek Likya’nın siyasi olarak da kuzey coğrafyası içinde yer almışlardır. [2]Likya’nın batısında Karya kültürü etkisi olduğu gibi, kıyılarda da Hellen nüfuzunun etkin olduğu bilinmektedir. M.Ö. 700. Yıllarında  Alakır Çayı ağzında yer alan Rhodiapolis (Kumluca ), Korydalla (Hacıveliler), Gagai (Yenice) ve Phaselis kentlerinin Rhodos kolonileri olduğu bilinmektedir.

Önce Strabon’a kulak verelim.

“Lykialılar öyle uygar ve nezih bir şekilde yaşamlarını sürdürdüler ki, şimdiye kadar hiç utanç verici istekleri olmadı ve atadan kalma Lykia Birliği nüfuz alanı içinde kaldılar. Oy hakkını paylaşan yirmi üç kent vardır…..Kentlerin en büyükleri üç, orta büyüklükte olanların iki ve geriye kalanların da bir oy hakkı vardı. Keza bunlar aynı oranda yardımlaşmalar ve diğer kominyonlara ödemeler yaparlardı. Artemidoros , en büyük altısının Ksantos, Patara, Pinara, Olympos, Myra ve Tlos olduğunu söylüyor.” Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, s.192

Yukarıdaki metni Amastris (Amasra) doğumlu ilkçağ tarihçisi Strabon’un ünlü eseri “Geographika XII-XIII-XIV” da okudum. Strabon Likyalılar için ilginç sıfatlar kullanıyor:”uygar”, “nezih”, “utanç verici” sıfatlarının ne anlama geldiğini düşünmek gerekiyor. Likyalılar’ı acaba kimlerle kıyaslıyor? Uygar olmayan yani barbar, nezih olmayan yani kaba ve utanç verici özelliklere sahip hangi halkı düşünüyor? O devirde uygarlık ölçüsü ne? Yüksek ahlaklı, çalmayan, kan dökmeyen ve kibar insanlar kimler? Heredot’a kulak verirsek dünyada tek bir halk var uygar olan. O da Hellen halkı. Sanırım Strabon da böyle düşünüyor. Kaba olanlar ise Karia’lılar. Heredot onlar için “kaba bir dil kullanan” tanımını kullanıyor. Utanç verici olarak da Kilikyalılar’ı düşünüyor olmalı. Korsanlıkla ve köle ticaretiyle geçinen zalim insanların ülkesi. Likya tarihine ilişkin elimizde son derece kısıtlı belgeler olduğunu söylemeliyim. Hangi kaynağa baksam belirsizliklerle, belkilerle dolu. “Epigrafik ve nümizmatik” bilgilerin ışığında diye başlayan açıklamalarıyla bir dizi senaryo üreten arkeologlar henüz ortaya sağlam belgeler çıkaramadılar. Belge mi yok? Yoksa bulunamıyor mu? Yoksa bulunuyor da kitabelerdeki yazılar mı çözümlenemiyor?  Likya şehirlerinin kayıt tutmadığına kimseyi inandıramazsınız. Bu kayıtlara ne oldu? Bilinmiyor.

Homeros eserlerinde Sarpedon adlı bir Likyalı generalden söz ediyor. Bir diğer tarihçi Likyalıların Hititlerin çivi yazılı belgelerinde sözünü ettiği “deniz insanları” Lukkalar soyundan geldiklerini ileri sürüyor. Bir diğer yaklaşım da Rhodos ya da Girit’den gelip yerli halkla karışan Myken soyundan kendilerine “Termilai” adı veren bir halk olduğu ileri sürülüyor. Heredot’un anlattığı kahraman Ksanthoslular hikayesi var bir de:

“…Lykialılara gelince, Harpagos ordusu Ksanthos Ovası’na indiği zaman, onlar da karşı koydular, bitmez tükenmez kuvvetlere karşı az sayı ile dövüştüler, yiğitlikle nam aldılar, ama yenildiler, kentlerine geri atıldılar, kadınları, çocukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurdular ve alttan, yandan ateşe verdiler, öyle ki, yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan böyle birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak düşmana saldırdılar ve Ksanthos’ta oturanların tümü de savaşarak ölmüş oldular…” Herodotos

Atinalıları en uygar millet olarak gören Heredotos’un anlattığı bu hikayenin doğru olup olmadığı tartışmalı. Eğer bu hikaye doğru olsaydı Pers işgalinden sonra şehre kimler yerleşti?Nasıl oldu da Ksanthos şehri aynı nüfusu korudu? İnandırıcı gelmiyor. Belge de yok. Ksanthos antik kentini defalarca gezdim. Yazıtlara kitabelere baktım. Bir kanıt bulamadım.

Batı Anadolu’nun özellikle liman olmaya elverişli kıyılarında İyon, Girit ve Rhodos tüccarlarının ticaret kolonileri kurduklarını belgeleriyle biliyoruz. Miletos ve Phaselis bunlara örnek olarak gösterilebilir. Uygarlık tarihçilerinin sınıflamasına göre MÖ.3000-1200 arasındaki döneme Bronz (Tunç) çağı adı veriliyor. Bunu demir çağı takip ediyor. Batı Anadolu’da meydana gelen göç hareketlerini tam olarak yerli yerine koymak da mümkün olamıyor. Demir çağıyla birlikte krallıklar dönemi başlıyor. Likya bölgesinin krallıktan çok bir birlik olduğu ve yirmi üç şehir devletinden oluşan federatif bir yapısı olduğu anlaşılıyor. Monarşi yerine bir tür demokrasi rejimi veya başka bir söyleyişle  “cumhuriyet rejimi”yle uzun süre varlık gösteren bir yapı. Tarihi süreç çerçevesinde MÖ. 5.asırda  General Harpagos tarafından gerçekleştirilen  Pers istilasına (MÖ.546) kadar olan süreç ve sonrası  için “Likya Cumhuriyeti” tanımı kullanılabilir mi bilemiyorum.

İskender’in MÖ. 336 yılındaki Batı Anadolu kampanyasına kadar olan süreçte Persler iki yüz yıldan fazla süren hükümranlıklarını “Satraplık” sistemiyle sürdürmüşlerdir.  Buna eyalet sistemine geçiş de denebilir. Dönemin üstün gücü kimde ise o güce teslim olmaktan başka çaresi olmayan  Likyalı dynastların  savaşçı değil uzlaşmacı tutumları sayesinde büyük yıkımların önüne geçildiği düşünülebilir. Likya siyasi sistemine göre yerel beyler (dynast) sikke basma, anıt mezar yaptırma ve daha normal Likya vatandaşına göre daha etkili bir rol oynuyordu.  Bunlar bir tür toprak sahibi olan asillerdi. Bu asillerin oluşturduğu şehir meclisi yapısı daha sonra bir çok şehir devletinde de görünecektir.  Likya şehirleri yine de eyalet statüsünde kendi siyasi yapısını bozmuyor, oy hakkına göre ödemelerini yapıyor vergilerini ödüyordu. Likya şehirleri her ne kadar Persler’in içişlerine karışmamasına rağmen yine de istilacı bir güç olması ve ağır vergi ödeme zorunluğu olmasından ötürü dış politikasında üçlü  bir strateji uyguluyordu. Bir yanda Persler öbür yanda Atina ve diğer yanda da üçüncü güç olan Sparta güçleri vardı. Dynastlar şehirleri ve kendi menfaatlerini korumak için tehlikeli bir oyun oynuyorlardı.

Atinalılar Perslere karşı bir cephe oluşturmak üzere tüm Batı Anadolu şehir devletlerinin de katılımıyla  MÖ.452-445 yılları arasında etkili olan   Attika Delos Birliği’ni kurdular. Bu birliğe maddi destek vermek üzere de “dekadrahmi” adı verilen sikkeleri bastırdılar. Likya dynastları da bu birliğe  alttan alta finansal destek veriyordu. MÖ 449 yılında yapılan Kallias Barışıyla Atina ve Persler arasındaki savaşlar sona erdirilmiştir. Pers ve Hellen donanmalarının hareket sınırları olarak da  Khelidonia Adaları belirlenmiştir. Ksanthos Yazıtlı Dikme Mezarı , Atinalı komutan Melesandros’un Likya’da öldürüldüğünü belgeler. Tarihçi Thukydides’in anlatımına göre, Atinalı komutan Melesandros, Birlik adına vergi toplamak amacıyla geldiği Lykia topraklarında, İ.Ö. 430/29 yıllarında öldürülmüştür.  Bunun ne anlama geldiğini yorumlarsak  Likya’nın  Sparta ile de diyalog içinde olduğu ortaya çıkar. Ksanthos üç dilli  dikmede anlaşılmayan Likçe yazılar vardır.  Nümizmatik verilerden ve yerel dildeki yazıtlardan anlaşıldığı kadarıyla, Likya’nın kendi içinde çatışmalar MÖ 4. yüzyılın ilk çeyreği boyunca devam etmiştir. MÖ 4. Yüzyılın ilk çeyreği sonlarında Doğu Likya’da Limyra beylerinin, özellikle “Likya Kralı” olarak da anılan Limyra beyi Perikles’in, egemenlik sahasını genişleterek Likya’nın büyük bir bölümüne hükmettikleri anlaşılmaktadır.

 

Satraplar İsyanı (MÖ.362) adı verilen ayaklanma bölgedeki ittifakların belirlediği sonuçları da beraberinde getirdi. Likya bölgesi kralı statüsündeki Limyra dynastı isyana büyük bir ordu ile  katılınca  bu tüm Likya için bir tür yol ayırımı oluyordu. İsyan başarısız olunca Likya bölgesi cezalandırıldı. İsyana katılmayıp Satrap’a bağlılığını açıklayan Karia bölgesi ise  isyanın bastırılmasından sonra Pers Büyük Kralı III. Artakserkses tarafından ödüllendirildi. Kral  Likya’yı müttefiki Karya’nın hakimiyetine bıraktı.  Fakat Karya egemenliğinin Likya’nın tamamını kapsayıp kapsamadığı veya ne kadar sürdüğü tartışmalıdır. Her durumda Likya, ya doğrudan ya da Hekatomnidler aracılığıyla, Büyük İskender’in gelişine kadar Pers egemenliğinde kalmıştır.

Yükselen Hellen etkisi Perslerin İskender tarafından yenilmesiyle daha da artıyor. Tüm Likya bölgesinde “Helenleşme” adı verilen bir kültür değişimi yaşanmaya başlanılıyor. Dil, din, askeri ve sosyal alanlarda bariz bir Helenleşme görülüyor. İleri gelen aileler çocuklarının adlarını Hellen adlarından seçiyorlar. Bronz çağından bu yana farklı kültürlerle kaynaşıp kendini yenileyen insanlar bu kez de Hellen etkisinde bir değişim geçiriyorlar. Değişim bir günde olmuyor. Yıllar sürüyor. Kuşaklar geliyor, kuşaklar gidiyor.

 

Likya şehir devletleri dönemin baskın gücü Hellenler karşısında Perslerle yaptıkları gibi uzlaştılar. Vergilerini verip olabildiğince içişlerinde bağımsız olmaya çalıştılar. MÖ. 180 yıllarında başlayan Roma etkisi giderek arttı ve Batı Anadolu’da eyaletler kurulmaya başladı. İlk eyalet Pergamon kralının vasiyetiyle Asya eyaletidir.Daha sonra Likya da bir roma eyaletine dönüşmüştür. Ms. 74 yılında, Pamfilya ile birleştirilerek çifte eyalet halini alır (Provincia Lycia et Pamphylia ).

Romanın yükselişi kolay olmadı. Roma krallığı akıllı adamların çalışmalarıyla sessiz sedasız ve kansız   MÖ. 500 yıllarında siyasi olarak yazılı olmayan bir anayasaya uygun olarak bir cumhuriyete dönüştü. İki consul, senato ve “plebler”  tarafından yönetilen cumhuriyet MS. 27 yılında Sezar’ın diktatörlüğünü ilan etmesiyle de imparatorluk oldu. Bu siyasi değişimlerin kaydı da var hikayeleri de. Dünya siyasi literatüründe bir çok kavram Roma’dan çıkmıştır.

Roma’da  “Magistratus”, “Praetor”, “Consul” kelimeleri Roma İmparatorluğu siyasi tarihinde kullanılan  ünvanlardı. Bir yıl süreyle bir kişiye “imperium” hakkı verilen bir unvan. Cumhuriyet genişledikçe yeni topraklar kazanıldıkça eyalet sistemine göre yapılandırıldı. Bir eyaleti yönetmek üzere senato tarafından görevlendirilen sivil idareciye “Magistratus”, askeri idareciye de “Praetor” ya da “Consul” ünvanı veriliyordu. Eğer bir yıllık görev süresinin sonunda beklenen sonuç alınmamışsa özel gerekçelerle uzatılan yetkiler aynı kişiye verilebiliyordu. Bu siyasi güce “imperium”(emretme gücü) adı veriliyor ve ancak  “prorogatio imperi” ile uzatılabiliyordu. Bu şekilde görev süresi uzatılan consul’e, “pro consule” (consul yerine); praetor’e ise pro praetore (praetor yerine) deniliyordu. Başka bir ifadeyle artık onlar “magistrat değil”, “ex-magistrat” siyasi ünvanına sahip oluyorlardı.

MÖ.190 yılında Roma senatosu lejyonlarıyla  Yunanistan’ı fethettikten sonra gözlerini Anadolu’ya dikti. Ordulara Hispania fatihi  consul Scipio komuta ediyordu. Scipio otuz bin kişilik ordusuyla Çanakkale boğazını geçerek Anadolu’ya girdi. Doğu’nun hakimi olan Seleukoslar Syria kralı üçüncü Antiokhos’un ordusuyla Magnesia’da (Manisa) karşı karşıya geldi. Bu  savaşta Seleukosların  fillerini mızraklarıyla bertaraf eden Roma lejyonları galip geldi.

Likya’nın bir Roma eyaleti haline  gelmesiyle bölgede imar faaliyetleri de hızlandı. Bugün antik kentlerde gördüğümüz yapıların çoğu Roma dönemine tarihlenmektedir. Roma döneminde eski yapılar da onarılmış, Roma geleneklerine adapte edilmiştir. En önemlisi de artık savaş Likya’da olmadığı barış olduğu  için “Pax Romana”  ticaret ve sanat çok ileri gitmiştir. Roma eyaleti olarak eski geleneklerini sürdüren Likya, Hellence konuşup yazmaya devam etmiştir. Kitabeler ve yazıtlar Hellence yazılmaya devam etmiştir.

Şimdi anemonlar yeniden açmaya başladı. Phasellis’e giden yolun iki yanı, Olympos antik kenti ve Adrasan anemonlarla dolup taşıyor. Anemonların fotoğraflarını çekerken iki bin yıl önce de baharda anemonların aynı yerde açtıklarını düşünüyorum. Anemonlar ölümsüz. Her baharda yeniden canlanan bu mucize çiçekler renkleriyle ruhumuzu okşamaya devam ediyor.

 

[1] Anemon: lat:Anemone coronaria İng: poppy anemone, İspanyolca: marigold, Türkçe: dağ lalesi ,İbranice:kalanit, Arapça : shaqa’iq An-Nu’man.Akdeniz bölgesinde çok sık görülen altı yapraklı 30-40 cm uzunluğunda mor, beyaz ve kırmızı renklerde açan bir çiçek.

[2] Tuba Efendioğlu, Yüksek Lisans Tezi, Likya Bölgesinde Yerel Kültler, İstanbul 2008

Kaynaklar:

  • Herodotos Herodot Tarihi. (Çev. Müntekim Ökmen) (1991)
  • Mellink M.J. “Homer, Lycia and Lukka”
  • Strabon Geographica (Antik Anadolu Coğrafyası). (Çev. A. Pekman) (2000)
  • Şahin N. Zeus’un Anadolu Kültleri,
  • Jones A. H. M. The Cities of the Eastern Roman Provinces (1971)
  • Charles Fellows, An acount of discoveries in Lycia 1841

“Provincia Lycia”

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation