“γνῶθι σεαυτόν” (Gnothi Seauton)

 

 

Andost grubu ile bir gece konaklamalı Kaş Patara gezisine gidiyoruz. Program kısa olmasına karşın Likya uygarlığına[2] dokunup eksik kalan bilgilerimi tamamlamak için uygun. Zaten eksik kalan bilgileri tamamlamak hiçbir zaman mümkün olmayacak. Bu bölge yeni bilgilerin ve kazıların ışığında bir tür “bitmeyen senfoni”[3] Özellikle de akademik tabirle bölgenin “orografyası” ve “hydrografisi” adlandırmalarındaki karmaşa hala çözülmeye çalışılıyor. Strabon Geographica adlı eserinde bölge coğrafyasından söz eder. Mega Oros, Solyma, Masikytos, Kragos ve Anti kragos dağlarından söz eder. Modern arkeoloji Strabon’un verdiği adların tam olarak doğru olmadığını ileri sürüyor. Epigrafik veriler ışığında yeni tezler ileri sürerler. Oysa Strabon Olympos Oros olarak adlandırdığı dağdan tüm Likya ve Pamphylia topraklarını gördüğünü ileri sürer. Bu da Olympos Oros’un bugünkü adıyla Tahtalı sıradağları olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun gibi bir çok örnek var. Likya bölgesiyle ilgili modern literatürü taradıkça yeni alanlar açılıyor önümde.

Hafta sonu seyahat programımıza göre önce Demre (Myra)’de öğle yemeği molası verilecek. Beymelek’ten geçerken ünlü “Mavi yengeç” yahnisinden yemeyi hayal ediyorum ama mevsim dolayısıyla kıyı restoranları gruplara hizmet veremiyorlarmış. Çaresiz Demre’nin Turko-Arap kebapçılarına mahkum oluyoruz. Gaziantep, Urfa  kebapçılarının Demre’de işi ne diye düşünüyor insan. Bu bölgeyi ziyaret eden turistlere yerel yemekler diye sorduklarında ikram edilen “Türk Mutfağı” genellikle kebap. Sanki bu coğrafyanın başka tür yemeği yokmuş gibi varsa yoksa kebap dayatılıyor.   Zaten kasabanın bu çarpık çurpuk yapılaşması, aç gözlü turist kazıklamaya hazır esnafı  insanın tüm hevesini de öldürüyor. Bu üç bin yıllık kasabanın bir şeyleri farklı olmalı değil mi? Yiyecek içecek kültürünün bu kadar Araplaşması bana tuhaf geliyor. Oysa deniz kıyısındaki bu kentlerin deniz ürünleriyle, zeytinyağıyla, sebzelerle, meyvelerle  zenginleştirilmiş bir mutfağı olması gerekmez mi? Bu yakada Arap-kebap kültürü hakim. Denizin karşı tarafında Yunan adalarında ise buralarda olması gereken mutfak kültürü var. Yok olmamış. Üç bin yıllık kültür bu topraklardan karşı kıyılara göç etmiş.[4] Bunu böyle söyleyince ulusalcılar çok kızıyor. Ezberleri bozulduğu için. İlkokuldan bu yana Emin Oktay Tarihi ile beyinleri yıkanan ulusalcılar Orta Asya’dan dört nala gelen Türklerin bu topraklarda yaşayan tek ulus olduğuna inanıyorlar. Bu antik kentleri, sanat eserlerini yok sayıyorlar hatta tahrip etmek istiyorlar. Bu coğrafyada kültürlerin birbirine karışıp Araplaştığını kabul etmek istemiyorlar. Selçuklu dönemine kadar Roma-Bizans Pagan ve Ortodoks Hıristiyan kültürünün hakim olduğu bu topraklar sonradan Arap kültürünün hakimiyetine giriyor. Eski kültürle yeni kültürün sentezi bir türlü mümkün olmuyor.

Demre kasabasının içinde olan St. Nicholas kilisesi ve müzesi inanç turizminin önemli merkezlerinden biri. Bölgesel esnaf turistlerin dikkatini çekmek için duvarlara ikonaları boyamışlar. Saçma sapan hediyelik eşyalar üretmişler. İslam dinine yobazlık derecesinde bağlı olanlar bile Hıristiyan sembolleri satmak için birbirleriyle yarış ediyorlar. Bu ne mide bulandırıcı iki yüzlülüktür. Turisti kazıklamak için kullanılan yöntem de dilenci yöntemi. Zavallı görünümlü kadınlar ve çocuklar kendilerini acındırarak hediyelik eşyaları paraya döndürmeye savaşıyorlar. Turistlere sakız gibi yapışıp onları canlarından bezdirip taciz ederek bir şeyler satmaya çalışıyorlar.  Kent idaresi bu kadar gelir getiren bir hazine için hiç yatırım yapmadan vergi almak istiyor.

Kış mevsimi olması nedeniyle ve daha doğrusu terör belası nedeniyle düşen ziyaretçi sayısı bölge insanını ekonomik olarak hırpalıyor. Ne tuhaftır ki radikal İslam terörü İŞİD buradaki inanç turizmini baltalamayı başarabiliyor. Oysa bu yeni bir şey değil. İlkçağda da vardı inanç turizmi. Hac turizmi. Bu bölge kehanet merkezi olması itibariyle yoğun bir turist akınına sebep oluyordu. Kent meclisleri turistleri korumak için ordular kuruyordu. Bilineni Templiye şövalyeleri. Bir analoji kurmak adına hacıların Kudüs ziyaretleri için  yollarda güvenlik kaleleri inşa etmişlerdi. Doksana yakın kaleden söz edildiğini biliyoruz. En büyüğü de Akra kalesi idi. Myra ve Sion’da yaşayan tüm Hıristiyanlık aleminin aziz mertebesine ulaşmış iki önemli kişisi vardı.  Piskopos Nikolaos ile Sion Manastırı başpapazı Nikolaos. İnananlar için kutsalı ziyaret, bir kurtuluş ve ruhen temizlenme aracı, din kardeşleriyle ve manevi bağlarla bağlı bulunduğu kimselerle bir araya gelebileceği bir ibadet törenidir. Myra bölgesinde 4. yüzyılda yaşamış olan çocukların ve denizcilerin koruyucu Aziz Nikolaos ile 6. yüzyılın başlarında yaşamış olan Sionlu Aziz Nikolaos’un kurduğu manastırlar da bu hislerle kısa sürede Hıristiyanlar için birer hac merkezi haline gelmiştir. Bölgedeki manastırların çoğu bakımsızlıktan yıkıntı halindedir. Büyük bir olasılıkla yerel halk tarafından tahrip edilmiş, binaların taşları inşaatlarda kullanılmıştır. Her şey göreceli. Bu topraklara gelenlerin bir kısmı yerel halk ile karışmış değişime uğramıştır. Baskın din olan İslamiyetin tesiriyle de Hıristiyan dini yapılar imar görmemiştir.

Yemekten sonra kısa da olsa Myra antik kenti gezilecekti. Hava 10-12 derece bandında gidip geliyor. Güneş bulutların arasından bir görünüyor bir kayboluyor. Seyahat ve fotoğraf için ideal bir hava. Demre’nin sokaklarında hiç de o tarihi şehir havası yok. Birbirine yapışık ucuz malzemeyle yapılmış apartmanlar iç karartıyor.

Myra bugünkü Demre, arkeologlar tarafından önemli bir Likya şehri olarak nitelendiriliyor.[5] Toros Dağları adı verdiğimiz sıradağlar genellikle Akdeniz kıyılarına paralel bir seyir izlemektedir. Bu sıradağlar  çok az yerde liman yerleşmeleri için elverişlidir. Antik çağda liman kurmaya elverişli olan  bölgeler olan akarsuların deltalarında  büyük ve önemli limanlar inşa edilmiştir.  Doğuda Kumluca Ovası’nın batı kıyısında Lmyra’nın limanı Phoinikous / Phoenix (Finike), Orta Likya’da Myros Çayı’nın oluşturduğu geniş ovada Myra’nın limanı Andriake ve batıda da Eşen Çayı(Ksantos)  havzasında Ksanthos’un limanı olarak Patara limanlarını sayabiliriz.

Bu aşamada Likya coğrafyasının en yüksek dağı olan Akdağlar (3000 metre) tarıma elverişli verimli Elmalı platosuyla(Milyas)   dikkat çekmektedir. Akdağlardan doğup denize dökülen Ksantos, Myros, Arykandos ve Alakır akarsuları ve bu akarsuların oyduğu vadiler Lykia’nın yaşam alanlarını oluştururlar. Myra (Demre) yerleşmesi, jeolojik açıdan bakıldığında, Demre Çayı (Myros) ’nın yüksek dağlık bölgelerden taşıyarak yığdığı gevşek bir alüvyon ova üzerinde kurulmuş ve etrafı yüksek  dağlarla çevrili. Myros Çayı’nın derin vadisi, iç kesimlerde Myra’ya geniş ve tarıma elverişli bir alan  sağlamış, yerleşmenin limanı olan Andriake de bu potansiyelin dünyaya açılan kapısı işlevini görmüş. Bugün Andriake limanı bölgeyi kaplayan bataklık altında bulunuyor. On dördüncü yüzyıldaki sel felaketinde alüvyonlar altında kalmış. Bugün kazı yapmak için çok elverişli durumda. Tüm şehir dokunulmamış olarak toprak altında bulunuyor. Öte yandan daha büyük bir şehir olan Myra  yapılaşmadan ötürü artık kazı yapılamayacak durumda.

Myra antik kenti yerleşim bölgeleri arasında sıkışmış kalmış durumda. Antik kentin çok büyük bir bölümü yerleşim bölgeleri altında kalmış. Koruma altına alınabilen kaya mezarları ve antik tiyatro ve agoranın bir bölümü bile şehrin görkemini ortaya koymakta. Antik tiyatronun basamaklarına bakarak söylemek gerekirse arkeologların alt bölümde yirmi dokuz üst bölümde ise altı ya da dokuz sıra dikkate alınarak 11500 kişilik bir tiyatro olduğu söylenmektedir. Yarım ay şeklindeki sahnesine bakarak Hellen döneminde inşa edilen tiyatroya Roma döneminde bazı değişikliklerin ilave edilerek belki de gladyatör oyunları için uygun hale getirildiği söylenebilir. Myra’nın nüfusunun elli bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da bugünkü standartlarda Demre nüfusuna yakın bir nüfusun şehirde yaşadığı söylenebilir. Nümanistik ve epigrafik bilgilerin ışığında Myra interlandındaki işliklerden  gelen zeytinyağı, üzüm, seramik gibi malzemeler Andrake’de işlenerek depolara alınıyor sonra da limana gelen ticaret gemileri vasıtasıyla ihraç ediliyormuş.

 

Andriake, Likya’nın Hellenistik dönemden başlayarak MS. 7. yüzyıla kadar olan süreçte önemli bir ticaret limanı olmuştur. Ancak liman tüm bölgelerde olduğu gibi özellikle Roma döneminde gelişmiş ve Akdeniz’deki  en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Likya bölgesinin dağlık coğrafyasının  Bu limanlar, akarsular ve onların aktığı derin vadiler yoluyla Likya içlerindeki geniş bir ticari potansiyeli  Akdeniz ticaret ağına bağlamakta, dolayısıyla karayoluyla ulaşımın kolay ve ekonomik olmadığı Likya bölgesinin tamamını denizyoluyla Akdeniz’in her yerine satabilme olanağı doğmaktadır.  Patara’da bulunan “Stadiasmus Patarensis” belgesine göre Likya bölgesi Roma döneminde yüksek sıradağların kıyıya paralel gitmesiyle platolardan denize geçiş için üç adet geçide olanak veriyordu. Birincisi Boncuk dağları ve Baba Dağı arasından Ksantos vadisine geçeilen geçit, ikincisi Kibyra üzerinden Ksantos vadisi aksıyla Seki ovası geçidi, üçüncü geçit ise Paphyllia ovasına geçişi sağlayan Çandır vadisi. Bu üç geçit şehirleri birbirine bağlayan ticaret yollarıyla bir bütün oluşturuyordu. Nitekim Roma döneminde aslında Kilikya korsanları ile savaşmak için askeri amaçla yapımı tamamlanan Via Sabaste ağının parçaları günümüzde hala iyi durumdadır. Patara’da bulunan Stadiasmus Patarensis belgesi de şehirlerin birbirine olan uzaklıklarını belirtmektedir. Roma’nın Asia vilayeti ile diğer eyaletleri birbirine bağlayan yol şebekesi Kesme boğazı geçidi, Harıhacılar aksı ile yalvaç üzerinden Konya’ya kadar  uzanmaktadır. Bu konuyla alakalı detaylı bir makale yazmıştım.

Lykia Bölgesi coğrafyası, dağ sıraları tarafından kuşatılan verimli ovalar ve bu ovaları besleyen nehirlerle özgün bir yapıya sahiptir. Bölgenin belirgin dağları Solymos (Tahtalı), Beydağları, Kohu Dağları (Susuz), Kragos (Ak Dağlar), Dumanlı Dağlar ve Boncuk Dağlarıdır. En önemli nehirleri Limyros (Göksu), Myros (Demre), Arykandos (Başgöz), Ksanthos (Eşen); en zengin ovaları ise Phonikos (Finike), Myros (Demre), Ksanthos (Eşen),Elmalı ve Telmessos’tur (Fethiye).

Bölgenin antik dönemde gelişmişlik ve zenginliğin göstergesi niteliğindeki kentlerinden olan Patara, Batı Lykia’da Ksanthos Vadisi yerleşimlerindendir; kuzeybatısında Ksanthos nehri, doğusunda Phoinikos (Fırnaz) Koyu yer alır.  Kent korunaklı limanı ile salt bereketli Ksanthos Vadisine açılan bir kapı değil, aynı zamanda bölgenin “Ana Limanı” konumundadır. Likçe orijinal adı  Pttara olan Patara, Helen döneminde , Arsinoe (Ἀρσινόη), adını almıştır.

Patara Limanı, konumu ve karaya 2 km kadar giren korunaklı doğal yapısıyla kente stratejik bir önem de kazandırmıştır. Antik çağda hem denizdeki egemenlik için önemli bir üs, hem de bir ticaret merkezi olmasını sağlamıştır. Antik limanın girişi bölgedeki birçok limanın akıbetine uğramış, Ksanthos Irmağının zamanla taşıdığı alüvyonlarla kapanmış, denizle bağlantının kesilmesi sonucu, bataklık görünümünde bir göle dönüşmüştür. Alüvyonlarla tıkanan liman işlevini kaybetmiş zamanla tüm zenginliğini ve önemini kaybetmiştir. Miletos’un ve diğer çok önemli liman şehirlerinin başına gelen Patara’nın da başına gelmiştir.

Kent topoğrafyası güneyde deniz, batıda yumuşak tepeler, doğuda ise oldukça belirgin dağlarla doğal sınırlara sahiptir. Kuzeyde ise bugünkü Kısık Mevkii, dar bir geçitle kente girişi sağlayan dar bir koridor oluşturmaktadır. Hellenistik ve Roma  Dönemlerinde asıl kent merkezi, antik liman kıyısı ile tepeler arasındaki doğal çanakta kurulmuştur. İşte bir gece Kaş’da kaldıktan sonra ertesi gün yürüyerek o yumuşak tepelerden Patara antik kentine yürüyeceğiz. Yaklaşık on iki kilometrelik bir yürüyüş. Orta zorlukta bir parkur olduğu rehberimiz tarafından ifade ediliyor.

Andost Grubu Patara Kalesinde . Arka planda Patara antik kenti ve caretta cenneti  plajı  Fotoğraf: Cemal Ertugay 

 

Bir gece  Kaş’da Ferah otelde konaklıyoruz. Deniz kıyısında temiz bir otel. Kış mevsimi olmasına rağmen otellerde konaklayan az da olsa turist var. Akşam yemeğimizi yine bir kebapçıda yemek zorunda kalıyoruz. Aslında yaz mevsiminde de kebap dışında alternatif bulmak çok zor. Kültür sorunu bana kalırsa. Balık sorduğumuzda aldığımız cevap çok komik. Mevsim dolayısıyla balıkçılar kapalıymış. Balık aslında kış mevsiminde tutulur benim bildiğim. Ama balığı tutacak balıkçı yok. Balıklar çevredeki balık çiftliklerinden geliyormuş. Buradaki işletmecilerin çoğu doğudan geliyor. Çaresiz  otel görevlisinin  tavsiyesiyle Hünkar kebapçısına gidiyoruz. Urfa usulü kebap.  Çaresiz yine kebap yemek zorunda kalıyoruz. Fiyatlar ise astronomik. İstanbul fiyatları daha makul. Bir iki arkadaşımız karışık ızgara yedikleri için yüksek bir para ödemek zorunda kaldılar.  Dediğim gibi bütün bu bölge esnafı turisti servis vermeden kazıklamaya odaklanmış. Çeşitli nedenlerle turist sayısında düşüş olduğu ifade ediliyor ama bana kalırsa konu sadece terör değil. Sorun buradaki işletmelerin kısa yoldan köşeyi dönmek için  uyguladıkları strateji. Mevsimlik işyerleri senede dört belki de beş ay çalışıyorlar. Şehir zaten tümüyle mevsimlik. Kış mevsiminde ölü ama pahalı. Yaz mevsiminde canlı ama daha da pahalı. Bu işletmelerin iyi bir derse ihtiyacı var. Gerçek servisin ne demek olduğunu öğrenmeleri gerek. Konuştuğum işletme sahiplerinin nobran tavırları zaten sorunun  standart sorunu olduğunu gösteriyor. Yerel idareler bu mafya bozuntularıyla başa çıkamıyor anlaşılan. Modern eşkıyalık bunların yaptığı. Urfa kebabına bir avuç para ödeyip otele dönüyoruz.

Ertesi sabah erkenden yürüyüşe başlıyoruz. Kalkan’a kadar minibüsle gidip oradan Likya yoluna girip Kalkan-Patara etabını yürüyeceğiz diye düşünürken daha farklı bir rotaya giriyoruz.patara’yı kuşbakışı gören  kalenin yoluna giriyoruz. Kesif bir maki çalılığı bizi karşılıyor. Parkur çalılarla kaplı. Uzun zamandır kullanılmayan bu parkuru yürümek için pala gerekli. Dikenlerin arasından kaleye kadar gelip öğle yemeği molası veriyoruz.

Patara önemli bir kehanet merkezi olarak bilinmektedir. Apollon Kültü çalışmasıyla Mehmet Ardıç kehanetle ilgili kafamdaki bir çok soruyu cevaplamama yardımcı oldu.(Bak. Kaynakça)  Burada onun fikirlerinden yararlandığımı belirtmek isterim.  Delphoi kehanet merkezi mertebesinde bir öneme sahip olmuştur. Kehanet denince akla gelen ilk tanrı yani Kehanet tanrısı Apollon’dur. Apollon inancının Anadolu kökenli olduğu bilinmektedir. Hellen mythos’ları bile Apollon’un anasının Leto olduğunu söyler; oysa Leto Anadolu’nun Ana Tanrıçasından başkası değildir. Apollon’un kökenini, Ana Tanrıçanın erkeği olan Anadolu baş tanrısına (Tarkhun, Teşup, Adra, Sanda, Atta, Attys, Kadys) bağlamak yanlış olmayacaktır. Gerçekten Anadolu da bir zamanlar Tarkhun tapkısının merkezi iken sonradan Apollon tapkısı merkezi olmuş yerler, kentçikler, kentler vardır. Apollon kâhin tanrı kimliğini Python yılanını öldürme mythosu ile kazanır.   Apollon’a Delos’ta doğumunun hemen ardından kendine bakan tanrıçalara kendi işlevlerini şu sözlerle anlattırır:

“Benim olsun lyra ve benim olsun kıvrık yay, önceden haber vereceğim Zeus’un niyetlerini insanlara, kesin ve doğru biçimde”.

Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi Apollon’un kehanet özelliği aslında babası Zeus’la bağlantılıdır.

Mitolojik verilere göre Themis Tapınağı’nın koruyucu olan Python yöredeki tüm canlılara zarar veriyordu. Ayrıca Leto çocuklarına hamile iken, kıskanç Hera, Leto’yu izleme görevini bu Python’a vermişti. Python’u öldüren Apollon, Delphoi’da kehanet merkezi kurup, Python’un anısına Pythia Bayramlarını ve yarışmalarını kurar. Bu sanki gerçekmiş gibi anlatılıyor ama amtik çağda mitoloji ve gerçek birbirine çok yakınmış.  Apollon kültünde canavarların öldürülmesi değişiklik gösteren bir motif. Öldürülen canavar hatta Delphoi’daki yaratığın cinsiyeti çok çeşitli olarak karşımıza çıkmaktadır. En bilinen versiyonda bir yılan olarak tanımlanan Python, Gaia’nın ve Delphoi efendisinin oğludur ve Apollon’un oklarıyla ölmüştür. Nitekim Pythia bayramları da Apollon’un bu zaferinin bir kutlaması olarak gerçekleştirilmektedir. Hellen özel günleriyle ilgili birkaç makale okumuştum. Tapınaklarda özel günlerde bir çok kutlama yapılıyormuş. Şimdi bu özel günlere girmenin alemi yok. Sadece kehanet üzerinde durmak daha iyi.

Antik çağda kehanetler genellikle yoruma açık ve dolambaçlıdır. Sık sık da ilgili tanrının sözleri  acı veren birkaç denemeden sonra anlaşılabilecek niteliktedir. Kehanetler ve mitoloji klasik çağda tam anlamıyla dinin yasal yönünü temsil eder. Platon buna  “milli yorumcu” adını verir. Öğütlerini Delphoi’de kâhinler Atina ve Sparta’da da yorumcuları aracılığıyla aktarır; bunlar tapınaklarda ki tören usulleri ve özellikle de bir takım cinayetlerin gerektirdiği arınmalarla ilgili tanrının aldığı önlemleri aktarır ve açıklarlar. Delphoi  Apollon’dan çok önce de kehanet yeri olarak büyük bir öneme sahipti.

Yazılı kehanetler, Yunan dünyasında büyük birr önem sahipti. İ.Ö. 750 yıllarından itibaren bazı tapınaklarda kehanetler görünmeye başlar. Bu erken dönem kehanetleri, soru ve cevabının nedenleri ve ritüeller hakkında fazla bilgi vermeyen kayıtlardır. Hellen dünyası tüm bilgiyi yazılı olarak saklamaya önem veriyordu. Kehanet merkezlerinde her kehanet ritüeli kayıt altına alınırdı. Kim için yapılmış, ne sorulmuş, ne cevap verilmiş, ne adak sunulmuş, kimler görev yapmış vb.  En az bin yıl boyunca toplandığı kabul edilen Sibylla kehanetleri, yazılı kehanetler içinde en büyük paya sahiptir.

Ancak Apollon kâhinlerinin hepsine Sibylla denmiyor, örneğin Delphoi’deki kahinin adı Pythia’dır. Sibyla adı Anadolu’daki kehanet  merkezlerinde ki kahin kadınlara veriliyor. Bu da anatanrıça kültünün “magna mater”, Kybele kültünün tesiriyle olmuş olabilir.

Mitolojide Apollon Python’u öldürür ve büyük kehanet merkezini de ejderi öldürdüğü yerde kurar. Pytho diye anılan bu merkez sonradan Delphoi adını almıştır. Bu düşüncenin temelinde Tanrıların yeryüzüne kıtlıklar, depremler, salgın hastalıklar ya da savaşta yenilgi gibi felaketler saldıkları şeklinde bir bakış açısının ürünüdür. Eğer bir tanrı veya tanrıçaya yeterince saygı gösterilmezse felaketlerin kaçınılmaz olduğu inancı vardır.

 

İnsanlar her zaman, içine düştükleri sıkıntılı durumlarda ya da öngörmedikleri bir gelecekle karşı karşıya kaldıklarında bunun üstesinden gelebilmek için inançlarına başvururlar. Antik dönemde de bu tür durumlardan kurtulmak ya da zorluklara karşı çareler aramak için yapılacak iş, tanrıların bu konuda neler düşündüğünü algılamaya çalışmak olmuştur. Bunun için tanrıların işaretlerini ya da ulaştırdıkları mesajları anlamak ve yorumlamak gerekmektedir.  Kahine  danışmak için gerekli olan vücut ve ruh temizliği belirli, bir ritüelle belirli bir yerde yapılıyordu. Tapınağa girebilmek için rahipleri temiz olduklarına inandırmak zorundaydılar. Vücudun temizliği şarttı. Kahine  danışmadan belli bir süre önce şarap ve cinsel ilişkiden uzak durmayı gerektiriyordu.

Örneğin Delphoi’da tapınak cella’sının kapısının yanında duran bir herme üzerindeki Yedi Bilge’nin ünlü sözü okutuluyordu.

 

“γνῶθι σεαυτόν”

“nosce te ipsum”

“Kendini Bil”

 

 

 

 

Patara kehanet merkezinin kapısında da bu sloganın yazılı olup olmadığını bilmiyoruz.

Öğle molasından sonra Patara antik kentine gitmek üzere yürümeye başlıyoruz. Patika sivri uçlu çalılarla kaplanmış. Mümkün olan en az hasarla tepeden vadinin aşağılarındaki antik kente inmeyi başarıyoruz.

“Arkeolojik Sit” olmanın ötesinde “doğal sit” ve “özel çevre” kapsamında da devlet korumasına alınan Patara, Leto Palmiyeliği  adı verilen özel bir hurma koruluğuna sahiptir.  Bu benzersiz bölge bilimsel adı  “phonix theophrasti” olan hurma palmiyelerinden oluşur.  Liman hamamının ve onun güneybatı köşesinde on kadar yaşlı palmiye gövdenin oluşturduğu bir yerdir. Bu palmiyeler zor iklim koşullarında dipten ve gövdeden körpe sürgünler verebilme özellikleriyle ölümsüzdürler . Kesin yaşları tam bilinmez. Belki bin belki de iki bin yaşındaki palmiyeler Patara’yı özel bir yer; Apollon’un doğduğu yer olarak belirlemektedir.

Patara liman agorasını, odeonu ve tiyatroyu da hızla gezdikten sonra gezimizi Patara plajında sonlandırıyoruz.

Kaynakça:

  • Akyürek, Engin: Andriake: Geç Antik çağda Myra’nın Limanı, Arkeoloji Dergisi
  • Işık, Fahri: Dünü bugünü geleceği. Türk arkeoloji Dergisi, Sayı.29 Yıl 1991
  • Aslan Erdoğan: Kekova Bölgesi Limanları, Doktora tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya, 2011
  • Onur, Fatih: Lykia Hidrografisi, Yüksek Lisans tezi, Akdeniz Üniversitesi, Antalya 2002
  • Takmer, Burak: Lykia Orografyası, Yüksek Lisans tezi, Akdeniz Üniversitesi, Antalya 2002
  • Özdilek, Banu: RHODİAPOLİS TİYATROSU VE LYKİA TİYATROLARI, Doktora Tezi, Akdeniz Üniversitesi, Antalya,2011
  • Çevik, Nevzat: MYRA VE LİMANI ANDRIAKE KAZILAR BAŞLARKEN ÖN-DÜŞÜNCELER, Myraarkeolojisanat.
  • Aktaş, Şevket: Patara Ana Caddesi, Doktora Tezi, Akdeniz Üniversitesi, Antalya, 2013
  • Ardıç, Mehmet, PATARA VE LETOON ANTİK KENTLERİNDE APOLLON KÜLTÜ, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya, 2014

 

    

[1] Patara ile ilgili bilgileri büyük ölçüde Şevket Aktaş’ın 2013 yılında Akdeniz Üniversitesi’nde verdiği doktora tezinden yararlanarak derledim.

[2] Anadolu‟nun güney-batısında yer alan ve bugün Teke yarımadası olarak bilinen Lykia Bölgesi, doğuda Antalya Körfezi (Mare Pamphylium), batıda Fethiye Körfezi (Sinus Glaucus) ve güneyde ise Akdeniz (Mare Mediterraneum) ile çevrelenmiştir.

[3] Franz Schubert’in 8. Senfonisine  “Bitmemiş Senfoni” adı veriliyor. 1822 yılında dört bölümlü olarak tasarladığı senfoninin iki bölümünü tamamlayarak Viyana müzik akademisine teslim ediyor fakat geri kalan iki bölümünü ölümüne kadar olan altı yıl içerisinde tamamlayamıyor. Bu da müzik tarihinin karanlık yönlerinden biri olarak biliniyor. Acaba Schubert bu son iki bölümü neden tamamlamadı?

[4] Aslında bu konu çok canımı sıkan bir konu. Bu kıyıların, bu toprakların gerçek tarihini, gerçek kültürünü arayanlar olarak her gittiğimiz yerde aynı mide bulandırıcı karmaşayı görüyoruz. Antik kentler orada hem toprağın üzerinde hem de toprağın altında duruyor. Yerel halk SİT alanları dahil her yere o derme çatma gecekonduları kurmuşlar. Yerel idareler oy alma derdiyle sanki bu hazineler babalarının malıymış gibi hoyratça harcıyor, tahrip edilmesine göz yumuyorlar. Antik Myra toprak altında duruyor ama toprak üzerinde seralar, ahırlar, derme çatma evler var.

[5] Türk arkeologlar arasında bu “en büyük”, “en önemli” gibi sıfatları kullanma merakı var. Bir diğer konu da Batı arkeoloji dünyasında tüm bu antik kentlerin “Helen” , “Grek” olarak adlandırılması. Aslında bunda rahatsız olacak bir şey yok. Ne demeliyiz yani? Türk mü demeliyiz? Türkmen, Selçuk, Osmanlı dememiz doğru olur mu? Hiçbir arkeolog Likya, Pers, Hellen ya da Roma kültürünün bu topraklardaki varlığını yadsımamalıdır. Çünkü doğru olmaz. Kronolojik olarak MÖ.1200-500 arası Lukka, Likya, MÖ. 500-300 Pers Dönemi, MÖ.300-MS.100 arası Hellen,MS.100-1400 arası Roma ve Bizans olarak tarihlenmektedir.   

Myra Andriake ve Patara[1]

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation