Prologos

Anadolu’nun gizemleri her gittiğim yerde aramaya devam ediyorum. Karia (Karya) bölgesi Lykia’nın (Likya) kuzeyinde sayısız kez Bodrum’a (Halikarnassos)  giderken hızla geçtiğim ama kısıtlı zamanım nedeniyle bir türlü  durup gezemediğim bir bölge. Antalya bölgesinde birlikte yürüdüğüm Andost Doğa  Grubu başkanları Cemal Ertugay ve Ümit Durak bölgeye yaptıkları keşif gezisinden döndükten sonra neolitik kaya resimlerinden ve Latmos’un gizemlerinden söz ettiler. 19 Mayıs tatilini de dikkate alarak dört günlük bir Latmos (Beşparmak) Menderes Milli parkı kültür ve fotoğraf gezisi için yola çıktık.

İlk hedef Heraklia “Kapıkırı” köyüne gidiyoruz. Köyün antik Heraklia kenti üzerine kurulduğunu öğreniyoruz. Nereye gitsem karşıma belirli sorular çıkıyor. Bunlar arasında  en sık karşılaştığım paradoks[2] esasında antik kentlerin ahalisinin nereye gittiği  ve bugün bu coğrafyada yaşayan insanların kökeninin nereden kaynaklandığıdır.  Anadolu halklarının kökeni konusunda ortalıkta dolaşan bir çok hipotez var. İdeolojik/romantik temelli yaklaşımları bir yana bırakırsak ortada bilimsel verilere dayanan  hipotezler azınlıkta kalıyor.  En yaygın olanı da Orta Asya’dan Moğolların önünden kaçan Türkmen/Oğuz boylarının  MS.10. yy. dan itibaren oba oba (çadır çadır) Anadolu’ya giriş yaptıkları;  1071 Malazgirt Savaşı ve aradan geçen bin yıl içinde tüm Anadolu’ya yayılarak çoğaldıkları ve bugünkü nüfus yapısını oluşturdukları  hipotezidir. Bu “Orta Asya’dan gelen Türkmenler (Türkler) “ hipotezi aslında Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkılmaktan kurtaracak bir formül arayan önce Tanzimat aydınları, daha sonra onların sentezi  İttihat ve Terakki kurmaylarının ve sonraları da ikisinin antitezi  cumhuriyet kadrolarının  imparatorluk tebaası konumundan cumhuriyet vatandaşı konumuna geçiş yapması gereken ahaliyi eğitmek için  eğitim sisteminde tarih kitaplarına yerleştirdikleri bir kurgu cevap  olarak hala kullanılmaktadır. Moderniteyi yüz elli yıl gecikmeyle yakalamaya çalışan entelektüel Tanzimat  aydınları  ve yeni bir ulus yaratma peşinde olan cumhuriyet kadroları kendileriyle halk arasında bulunan eğitim uçurumunu biliyor ve “vatandaşa masallar” icat ederek kapatmayı ummuşlar. Oysa bu çabanın ters teptiğini şimdi yüz yıl sonra görüyoruz. İleriye gitmesi gereken eğitim seviyesi giderek düştüğü gibi eğitimsiz kitlelerin siyasi tercihleriyle dönüşerek karanlıklara doğru yuvarlanan bir cumhuriyet  var şimdi.

Bu hipotez ne kadar doğrudur? Aslında çok sık tartışılan  etnik konulardan biri bu; diğerleri ise Rumlar, Ermeniler ve Kürtler. İslamiyetin  Anadolu’ya nasıl yayıldığı da bir başka muamma.

İlkçağ ve ortaçağ Anadolu tarih kitapları  “Orta Asya” hipotezinin bazı sorulara cevap veremediğini açıkça göstermektedir. Özellikle Batılı  tarihçilerin (İngiliz, Yunan, İtalyan, Alman, Fransız  ve ABD)  verdikleri sayılarla uyuşmayan yönlerin olduğu bariz bir şekilde  ortaya çıkmıştır. Anadolu’ya giriş yapan Türkmen obalarının çadır sayısı bellidir; tarihçiler tarafından bilinmektedir. İnternet üzerinden de kolayca ulaşılabilen bilgiler bunlar. Bu sayı birkaç yüz yıl  sürecinde beş yüz bin ila altı yüz bin civarında Türkmen’in Anadolu’ya giriş yaptığını ortaya koymaktadır. Giriş yapan bu nüfusun bir bölümünün Anadolu’da kalmayıp Çanakkale boğazını geçerek Balkanlar ve Makedonya’ya hatta daha ileriye kadar yollarına devam ettiğini ileri süren araştırmacılar da vardır.

Türkmen obalarının Anadolu’ya giriş yaptığı süreç içerisinde toplam Anadolu nüfusunun  beş altı  milyon civarında olduğu ve çoğunluğun Ortodoks Hıristiyan dinine bağlı  “karma” bir halk olduğu  bilgisi de vardır. Öncelikle vurgulanması gereken şey, Anadolu halklarının son derece karmaşık bir etnik yapısı olduğudur. Binlerce yılda oluşan bu karma nüfus  tek bir etnik gruba kesinlikle bağlanamaz.   Bu nüfusun göçebe Türkmenlerle yerli halkın (Kar, Leleg, Ion, Lykia, Pisidia, Ermeni, Rum, Kürt, vb.) karıştığı ve zaman içinde  yeni bir etnik sentez meydana getirdiği ve Hıristiyanlıktan Müslümanlığa  Rumca (Klasik Yunanca lehçesi)  ve Ermeniceden Türkçeye (Anadolu Türkçesi)  geçiş yaptığı da  söylenebilir. Anadolu halklarının üç bin yılda oluşumu tek bir etnik grubun varlığıyla (Türkmen) bilimsel olarak  açıklanamaz. Bu nüfusun karmaşık yapısı her şeyden önce MÖ. 2000 yıllarından itibaren siyasi nedenlerle birbirine karışan etnik ve kültürel yapıların sentezi olarak da anlaşılmalıdır.

MÖ. 15. Ve 5. Asıra kadar olan dönemde bağımsız şehir (devletleri) krallıkları  kurulur ve yıkılır. Bununla ilgili elde olan belgeler tartışılır niteliktedir. Bilinen Hitit, Asur, Frigya, Likya, Lidya, Karia, Ionia,Bergama, Komagene, Kapadokya, Kilikya, Urartu, Galatia, Bithnia, vb. gibi bağımsız bölgeler/krallıklar ve şehir devletlerinin kuruluş, yükseliş ve çöküş dönemleri Anadolu tarihi için çok önemlidir. Bu süre içinde etnik sentezler gerçekleşmiştir. Arkeolojik eserlere bakıldığında epigrafik çalışmaların ışığında henüz çözülememiş bir çok dilin konuşulup yazıldığı medeniyetlerin  çok farklı mimari tekniklerle inşa ettikleri yapıların olduğu ve farklı inanış biçimleriyle dikkat çektikleri de söylenebilir. Bu medeniyetler her ne kadar birbirlerinden farklı gelişim çizgisinde olsalar da ortak bir kült çerçevesinde hareket ettikleri de görülmektedir. Örneğin “Ana Tanrıça”( Kybele) kültü, Mithra kültü, Diana, Dionysos, Athena, Demeter ve Apollon kültleri belirgindir.  Bu hipotezin ışığında amatör bir kültür tarihçisinden de bir alıntı yaparsak:

“Nedenleri ne olursa olsun İ.Ö. VIII yüzyıldan VI. yüzyıla kadar eski Hellas’dan Akdeniz, Marmara ve Karadeniz kıyılarına göçler oldu. Göçmenler buralarda koloniler kurdular. Koloniciler geldiğinde 800 yüzyıldır Hitit krallığı ve Ege kıyılarında en azından 400 yıldır Lid, Kar ve Lik halkları vardı.

Bir ad uydurarak Ubidi adlı bir erkeği varsayalım ve örneğimizi somutlaştıralım. Kolonicilerin bölgeye gelmesiyle bizim Lidyalı Ubidi toplumsal zorunluluk ve gereklilikler sonucu Yunanca öğrenerek Hellenleşti ve ailesi bu kimliği sürdürdü. Epeyce yüzyıl sonra Bizans’ın Hıristiyanlığı

kabul etmesiyle Ubidi’nin torunları da Hıristiyanlaştı. Buna karşılık, kıyı kesiminin Yunan kolonicilerinin ulaşmadığı iç kesimlerde, Konya, Amasya, Sivas, Gümüşhane gibi yerlerde Hellenleşme doğrudan dil aracılığıyla olmadı. Yerli halklar (Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Khalibler, vb.) Bizans döneminde ilkin Hıristiyanlaştı ve Yunanca yazılmış İnciller aracılığıyla Yunanca öğrenerek Hellenleştiler. Üçüncü tip Rumların ataları ise 17. yüzyıldan itibaren Trakya, Makedonya, Yunanistan ve adalardan ekonomik nedenlerle Anadolu’ya göçmüştü. Bu ekonomik göçmenlerin çoğu Hellenleşmiş Slav’dı. Günümüzden 200-250 yıl öncesine kadar Yunanistan’da Yunanca konuşulmadığı dikkate alınacak olursa bu durum tahminden çok gerçeğe yakındır. Türkler 1071’de Anadolu’ya geldiği zaman karşısında soy bakımından Yunan olmayan ama türlü nedenlerle Yunanca konuşan Hıristiyan insanlar (Rumlar) buldu. Bu insanların büyük bir çoğunluğu 200-250 yıl içinde Müslüman oldu, Osmanlı halkının kurucu dili olan Türkçeyi öğrendi. Daha sonra, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki halkları gibi Anadolu insanı da kendi ulusal kimliklerini buldu. Özetlersek: Yunan kolonicilerinin gelmesiyle Yunanlaşan Lidyalı Ubidi’nin torunlarının bir bölümü zamanla Müslüman ve Türk olup Anadolu’da kaldı, torunlarının bir bölümü ise Hıristiyan dinini kabul edip Hellenleştiği için 1922’de ya da Mübadele’de Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.” Kaynak: Dr. Georgios Natracas,

Bu hipotez özetle eski Anadolu halkının binlerce yılda uğradığı kültürel dönüşümü özetliyor. Dil açısından baktığımızda Anadolu’da konuşulan diller içerisinde Rumca belirgindir.  Anadolu’nun Batısı Rumca, Doğusu ise Ermenice ve Kürtçe, Kuzeyi Gürcüce Güneyi ise Arapça dillerinin etkisinde kalmıştır. Roma imparatorluk dili Bizans’da hiçbir zaman Latince olmamıştır. “Rum” kelimesi “Roma” dır. Anadoludur. Üç bin beş yüz yıldan fazla süren kültürel “sekretizm” Rumcayı doğurmuştur. Luvice, Likçe, Kariaca,vb. gibi diller işgaller ve kolonileşme  sürecinde bir ortak dilde buluşmuştur. Rumca Batı Anadolu’nun ortak dili olmuşur. Rumcayı bugünkü Yunanca ile karıştırmamak gerekir. Dilbilimi açısından incelendiğinde Anadolu’da kullanılan Rumca’nın eski Anadolu dillerinin ve klasik Yunancanın  bir sentezi olduğu da ortaya çıkacağını sanıyorum. Bu çok farklı bir çalışma yapmayı gerektiriyor. Üç bin yılda Anadolu’da konuşulan dilleri sınıflandırmak ve takip etmek hiç te kolay bir iş değil. Dilbilimi fakültelerimizde ne yazık ki bu konularda herhangi bir kayda değer çalışmaya ben rastlamadım.   Klasik Yunanca’dan türeyen diller yelpazesinde Anadolu Rumcasının incelenmesi karşımıza çıkan gizemlerin bir bölümüne ışık tutacaktır.

Anadolu’nun daha farklı bir değişle Küçük Asya coğrafyasının birkaç bin yılda sadece etnik ve kültürel olarak değil coğrafi olarak da büyük değişikliklere uğradığını gittiğimiz her yerde görüyoruz. Nehirlerin azalan suları, kuruyan göller, yok olan ormanlar olduğu kadar tıkanan limanlar ve depremlerle  yok olan şehirler de  görüyoruz.  Eski adıyla Karia bölgesinde ziyaret ettiğimiz Latmos Dağı mağaralarında en az 8 bin yıllık kaya resimlerinin bulunması ve bu resimlerin keşfedildiği (1994 yılında keşfediliyor)  kadarıyla birbirinden kilometrelerce uzak yüz yetmiş ayrı mağarada bulunmuş olması da bize bir çok ipucu vermektedir.

Bu ipuçlarına daha sonra değineceğim. Burada sadece kaya resimlerinin epigrafik[3] belgeler olarak Anadolu’nun tarihi konusunda çok önemli bilgiler ihtiva ettiğini söylemekle yetineceğim.  Sekiz bin yıl önce burada Latmos dağlarındaki mağaralarda yaşayan “deniz insanları”nın 800 metre yükseklikten denize baktıklarını unutmamak gerekir. Öyle bir deniz ki (Latmos Körfezi) balık kaynıyor. Mağara resimleri burada yaşayan bir halkın olduğunu gösteriyor. Bu halk hiç hayvan avlamıyor. Belki de et yemiyorlar. Resimlerde av sahnesi yok.   Hiç kimse Karia halkının Girit, Rodos ya da başka diyarlardan göç ettiğini söylemesin. İnandırıcı değil. Yine aynı varsayımla yerel halkın (Leleg)  göçle gelen halkla karışımı Karia halkını oluşturmuş olmalı. Bu halkın İyon halkından farklı olduğunu da Heredotos söylüyor. “Kaba bir dil konuşan halk” diyor Heredotos. Athina Şövenisti Heredotos Yunancayı ve Yunan (Greek) kültürünü  üstün görüyor. Bir bakıma şövenistler her dönemde aynı. Greek kelimesi Latince “düzenbaz” anlamında da kullanıldığı için Hellen tercih ediliyor. Türkçede ise “Yunan” diyoruz. Bu kelime de “İon” . “İyon” ses bileşiminden oluşmuş olmalı.

Kaya resimlerinden söz ederken  bin kilometre uzakta olan Hakkâri Yüksekova Sat Dağları Kepiri Vadisi’ndeki kaya resimleri de bir başka epigrafik gerçeği işaret etmektedir. Bunun da yeri geldiğinde üzerinde duracağız. Bazı seyyahların bu kaya resimlerinin “Orta Asya’dan gelen  Türkler” tarafından yapıldığı hipotezini ileri sürdüğünü okuyorum. Bu tür saçma sapan hipotezleri ileri sürenlerin ortada hiçbir kanıt yokken bilimden uzak, siyasi amaçlarla bu görüşleri kamuoyuna  yansıttıklarını söylemek gerekir. Heredotos’un şövenizmi burada daha farklı bir tonda karşımıza çıkmaktadır.  Bu benim hiç ilgi duymadığım bir alan. Bu nedenle bu tür yaklaşımlarla ilgilenmiyorum. Heredotos’un da Yunanca’dan başka dil bilmediğini anlıyoruz. Oysa o dönemde  da Karialıların dilini  aşağı gördüğü için de saygı duymuyorum. Bu aynen dönüp Swahili konuşan Afrika halklarına “kaba” bir dille konuşan halk demeye benziyor. Bir entelektüelin böyle söylemesi/yazması kabul edilemez.

Akdeniz ve  İyon Denizi (Ege)’nin en işlek ticaret bir liman kentlerinin yükseliş ve düşüş dönemleri limana akan akarsuların taşıdığı alüvyonlara bağlı olarak değişiyor. Kaunos, Heraklia, Miletus, Priene, vb. gibi antik çağın en gözde liman şehirleri  ya nehirlerin getirdiği alüvyonlarla tıkanmış ya da depremlerle suya batmış; zaman içerisinde önemini kaybetmişler. Aklıma gelen soru da şu: Neden bu liman şehir yönetimleri tedbir almamışlar. İzmir Körfezi’ni kurtarmak için Gediz eski adıyla Hermos nehrinin yatağı 1896 yılında değiştirilerek İzmir Körfezinin kapanması önleniyor. Bugünlerde akarsuyun yatağının yeniden değiştirilmesi konuşuluyor. Nehirlerin denizlere taşıdığı alüvyonlar küçümsenmeyecek kadar büyük. Her yıl alüvyonlar denizi doldurarak yaklaşık 6 metre 10 santim denizi yok ediyor. Araştırılması gereken bir konu bu. Acaba antik medeniyetler nehirlerin limanları kapamasını önlemek için ne tedbirler aldılar? Özellikle bir su imparatorluğu olan Roma imparatorluğunun bu konuda aldığı tedbirleri merak ediyorum.

 

Latmos’un Gizemi[1]

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation