Dünyanın en karmaşık etnik, kültürel ve siyasi yapısına sahip olan bölgesi hiç şüphesiz Orta Doğu’ dur. İlk Çağ adı verilen sıfır öncesi dönemde ilk imparatorlukların kurulduğu, tarıma elverişli bereketli(Hilâl) topraklarıyla ihtişamın ve entrikaların keşfedildiği Babil Kulesi’nin inşa edildiği Kenan Ülkesi  (İngilizce: Canaan,İbranice: Kena’an, Akatça: Kinaḫḫu) da burasıdır. Büyük dünya dinlerini yayan peygamberlerin doğdukları topraklar da burasıdır. Binlerce yıldır bu topraklarda barış olmamıştır. Belki de hiç bir zaman olmayacaktır. Tarihi kendilerine göre yazanlar(Muktedirler), acı çeken halkı değil de kazandıkları savaşları anlatırlar. İşte yine ikinci savaştan sonra kurulan denge bozuluyor. Çöl Harekatı ile bölgede taşları yerinden oynatan güçler şimdi de hegemonya mücadelesi veriyor. Pers İmparatorluğu MÖ. 500 yılında bölgeyi işgal ettiğinde ne olduysa şimdi de o oluyor. (Satrap) Esed rejimi sanki hala sürüyor. Ağır silahlarla birbirine saldıran tarafların siyasi yapısını analiz etmek kolay değil. Bass rejiminin iflas ettiği de söylenebilir. İkinci savaştan sonra “müttefiklerin” formülü ile kurulan  askeri diktatörlükler birer birer yıkılıyor. Otorite boşluğunu “Radikal İslam” fraksiyonları dolduruyor.

Suriye mülteci krizi büyüyor. Gün geçmiyor ki denizde onlarca mülteci boğularak can vermesin. Denge bir kez bozuldu mu tamiri çok güç.

Taraflara bir göz atalım.

Suriye krizinin arkasında İran’ın mezhep hesaplaşması yattığına inananlar var.

Rusya’nın Orta Doğu’da Arap-İsrail savaşlarından bu yana ilk kez varlığını hissettirmek için çaba sarf ettiğine  inananlar var.

Sudi Arabistan’ın bölgedeki Selefi unsurları (Sünni ) ağır silahlarla donattığına inananlar var.

ABD’nin bölgede İsrail’in yanı sıra Kürtler vasıtasıyla dengeyi sağlamaya yönelik stratejiler geliştirdiğine inananlar var.

Bir kaç başlı bir canavara dönüşen Suriye krizi bir zamanlar Filistin krizi olarak bilinen sorunu gölgelemeye başladı. Artık yıllar içinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün hantallaşarak yeni fraksiyonlar doğurduğunu görmezden gelemeyiz. Dünya bu sorunla uğraşmaktan bıktı, bıktırıldı. En son Tony Blair arabulucu olarak tayin edilmişti. Aradan geçen zaman içinde Irak krizi ardından Suriye krizi patlak verince medyanın yakıştırması “Çıban Başı” Filistin Sorunu ikinci plana düştü. Yeni çıban başı artık Suriye ve Suriyeli Mülteciler.

İkiyüzlülük(1) örneği veren Batı, mülteciler kapıya dayanınca Esed’e yalvarmaya başladılar. Ondan ne istiyorlar? Mültecileri yollamamasını istiyorlar.  Yaşlı ve tecrübeli Avrupa mültecilerden korktu. Milyonlara varan insan seli Avrupa’ya doğru akmaya başladı bile. onları korkunç Macar polisi bile durduramadı. Macaristan başbakanı ikiyüzlülüğü daha öğrenemediği için doğrudan kafasından geçeni söyledi. “Hıristiyan dünyası tehlikede. Müslümanlar Avrupa medeniyetini tehdit ediyor. Mülteci akını ne pahasına olursa olsun önlenmeli.” Onun bu sözlerini bir Alman, Fransız ya da İngiliz başbakanı söyler miydi? Asla. Elinde  “Hypocrisy” gibi bir silah varken neden cepheden saldırsın ki? Akıllı adamlar hemen kota pazarlığına oturdular. Dünya kamu oyunun “gazını almak” için bir kaç bin Müslümanı, tercihan Hıristiyan Suriyeliyi göçmen olarak kabul etmenin kime ne zararı olurdu ki? Aralarında anlaştılar ve ülke başına 20 bin olmak üzere 120, 000 mülteciyi kabul etmeye karar verdiler. Bu arada AB kapılarında bekleyen mülteci sayısının iki üç milyonla ifade edildiğini söyleyelim. En az on milyon insanın önümüzdeki yıl göç edeceği tahmin ediliyor. Türkiye, Ürdün, Lübnan, Irak, Mısır ve diğer Orta Doğu ülkelerine şimdiden beş milyona yakın mülteci göç etti.

Bu savaştan kaçan insanların hangi savaştan kaçtıkları da tartışmalı. Esed’den mi kaçıyorlar yoksa radikal İslami akımlardan mı? İşid  başta olmak üzere Esed rejimine karşı (kim bilir kimin tarafından) oluşturulan muhalefet güçleri geniş çapta dini duyguları istismar ederek şiddet uyguluyor. Afganistan’ın Taliban güçlerinden daha da sert İŞİD (ISIS) yani Irak Şam İslam Cumhuriyeti. Adı bile İran İslam Cumhuriyeti’ni çağrıştırıyor.  Özellikle Batılı gazetecileri TV karşısında naklen başlarını keserek idam edince Batılı kamu oyu şoka girdi. Bu şok dalgası konuyu siyasetle çözmek yerine şiddetle çözme yolunu seçti. Heronlar ve jetlerle tuhaf bir savaş yapılıyor. Bir zamanlar Kosova’da olan savaşa biraz benziyor. Bir yanda katledilen insanlar öte yanda onları seyreden BM.

Her geçen gün kafalar karışıyor. Çok fazla aktör var. Dengeler her gün değişiyor. Kimin kimi manipüle ettiği belli değil. Çöl fırtınası harekatından bu yana neredeyse on beş yıl geçti. 1991 yılından bu yana bölgedeki tüm dengeler ve aktörler değişti. Bugün BM ‘de yapılan konuşmalara bakılırsa Suriye krizi en az on yıl daha sürecek. Mültecilerin çocukları yabancı ülkelerde büyüyecek belki de artık Suriye diye bir devlet olmayacak. Esed rejimi  zaman içinde yok olacak.  Irak’a benzer bir idare kurulacak bir yanda Kürtler, öte yanda Şiiler diğer yanda da Sünniler kendi otonom bölgelerinde büyük güçlerin etkisinde var olmaya çalışacaklar

Radikal İslam akımlarının kökü, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in vefatından sonra  iktidar mücadelesine giren taraflarla başlıyor. “Selefiyye” adı verilen” üç kuşak esastır “savında olan akımların günümüzde yüzlerce fraksiyona bölündüğünü söylemek gerekir. Selefiyye’yi savunanlara göre esas itibariyle selefiyye akımının tek amacı eğitim, irşat ve davet yöntemleri ile toplumun ve devletin İslamlaşmasıdır. Burada kilit kavram “İslam Devleti” kavramıdır. Bu değişim nasıl ve hangi şartlarda gerçekleşecektir?  Laik bir devletin İslamlaştırılması hangi yolla olacaktır?  Şiddet kullanan İŞİD, Taliban, El Kaida, İSİS, vb. gibi akımların geniş çapta şiddet ve zorlama yaparak silah zoruyla değişimi sağlamaya çalıştıkları aşikardır. Bugün Orta Doğu’da hemen hemen tüm ülkelerde Selefiyye akımlarının Hamas dahil silah zoruyla iktidarı ele geçirmek istedikleri  bilinmektedir. Öte yandan Selefiyye akımını akademik yönden barışçı, demokratik bir akım gibi gösterme çabası olanlar da vardır. Örneğin  “Selefiyye”  damarı bir araştırmada şöyle tanıtılıyor:

“Bugün selefiyye denilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında  sadece Kitap ve Sünnet’ e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul eden oluşum” anlaşılmaktadır.” (2)  

Çöl harekatıyla birlikte su yüzüne çıkan “Selefiyye” hareketi bir ağ gibi tüm Orta Doğu’yu sarmış durumdadır. Türkiye de bu sarmalın içindedir. Selefiyye yanlısı güçler, ilk fırsatta laik Türkiye Cumhuriyetini , İslam Cumhuriyetine dönüştürme eğilimindedirler. Parlamentoda salt çoğunluğu elde etme telaşının arkasında bu amacın olduğu artık çok açıktır.    İslam dinine göre “siyasi iktidar”  esastır. Laik sistemler kabul edilemez. Hedef, iktidarı ne pahasına olursa olsun ele geçirmektir.(3) Hal böyle olunca dini duyguları güçlü kitlelere elinde kutsal kitapla yaklaşıp“Hypocrisy”  oyunları oynamak  mübah olmaktadır. Cahil kitlelerin iyi ve ahlaklı insan olma isteğinden değil, öldükten sonra cennete gidip kendisine verilecek olan 77 bakire huri ile oynaşma isteğiyle sarıldığı inanç ipi iktidar hırsıyla yanıp tutuşanların çıkarlarına hizmet etmektedir.

Mültecilerin resmi rakkamlarla iki buçuk milyonu geçtiği ifade ediliyor.

“(BM) tahminlerine göre, Suriye’den mülteci akımı bu yıl da devam edecek ve 2015 sonuna dek Türkiye’deki mülteci sayısı 2.5 milyonu bulacak. Bunu söyleyen kişi BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) başındaki Helen Clark.”    Hürriyet Gazetesi : http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28845005.asp 

Mültecilerin okul çağına gelen çocuklarının sayısının da beş yüz bin olduğu ifade ediliyor: (4) Bu çok büyük bir sayı. Bu çocuklar Türkçe bilmiyor. Latin alfabesini bilmiyor. Kürtçeyi ikinci dil olarak kabul etmeyen MEB Arapçayı kabul edecek mi? Yoksa bu öğrencilere İmam Hatip Lisesi mezunlarını mı öğretmen olarak atayacak? Merakla bekliyoruz. Bakalım ne eğitim cinayetleri işlenecek? Kürt çocukları yarım dilli yetiştiren ve yarım dillili,ğe mahkum eden zihniyet bakalım ne yapacak? Ne yapacakları belli. Hiç bir şey…

Türkiye son bir kaç yıldır  çok ciddi siyasi ve ekonomik krizlere girdi. Bir yanda bir türlü yönetilemeyen bir ülke öte yanda yönetmeyi bilmeyen yandaşların oluşturduğu bir yiyiciler grubu siyaseti çıkmaz yollara soktu. Hayal dünyasında yaşayan idarecilerin yön verdiği dış politika iflas ederken, denize düşen yılana sarılır misali şer odaklarının tuzağına düşen birinin kurguladığı çağ dışı  stratejiyle sarsılmaya başlayan devlet kurumlarının yarattığı skandallar saklanacak gibi değildi. Bunların üzerine ortaya saçılan rüşvet iddiaları “paralel güçler” masalıyla örtbas etmeye çalışıldı. Aynı yolda yürüyen “din kardeşleri” hangi sebeple olduğu çok iyi bilinen kavgalar etmeye başlayınca zücaciye dükkanına fil girmiş oldu. 7 Haziran seçimlerine böyle girildi ve beklenen sonuç çıktı.

Sonrası  kurulamayan (kurdurulmayan) hükümetler, öte yanda (Nasıl olup ta yeniden başlatıldığı bilinen) iç savaş. Siyasi istikrar ve güçler dengesi  tepetaklak oluverdi.  HDP’nin barajı aşıp 80 milletvekiliyle parlementoya girmesini hazmedemeyenler ellerinden  giden gücü tekrar yakalamak için “ateş ve kan” oyunu  oynamaya  başladılar. Milliyetçilik oyunu kaybedilen sandalyeleri acaba geri getirebilecek miydi? Birileri bu güç dengesini değiştirdi. Hiç gereği yokken bir seçime daha gidiliyor. Weimar Cumhuriyeti dönemlerini hatırlatan uygulamalar, sandık manipülasyonları hiç eksik değil. Her kafadan bir ses çıkıyor şimdi. Havuz medyası ve korkmuş medya tüm dünyanın gözleri önünde bir sağa bir sola savrularak “Basın Özgürlüğü Dünya sıralaması ” nda 180 ülke arasında 154. sıraya çakıldı. Kaynak: https://rsf.org/index2014/tr-index2014.php

Bu seçimlerin (1 Kasım) sağlıklı bir şekilde yapılamayacağı endişesi var. Özellikle de Güney Doğu illerinde Kürt nüfusun yoğun olarak bulunduğu illerde sözüm ona “hükümet” çok tuhaf tedbirler alıyor. Seçmenleri otöbüslerle sandıklara taşıyacaklar. Sandıkların güvenliğini sağlamak yerine seçmen taşıma keşfi de her halde dünya siyasi tarihine geçecektir. Kimin umurunda? Sandıkların korunması son derece kritik bir önem taşımaktadır.

Artık her gün onlarca şehit cenazeleri görüyoruz. TSK ile PKK arasında doksanlı yıllardaki sert, şiddet dili aman vermiyor. Fakir fukara halkın aslan gibi çocukları kurşunlara hedef olurken yandaşların paralı askerlik yapan çocukları para makinelerinde dolar sayıyor. Kimin umurunda?

Bu ülkenin istihbarat unsurlarının geçmişte işlediği cinayetler düşünüldüğünde bugün olup bitenlerde istihbarat unsurlarının payı olmadığını söylemek saf dillilik olur. Türkiye bir kaosun içine hızla yuvarlanıyor. Denge sağlanması çok zor. Karanlık güçler her yönde harekata başladılar bile. 1 Kasım seçimlerinin hangi senaryonun parçası olduğunu da  göreceğiz.

 

Clear as a mud

—————————————————————–

(1) Bizim iki yüzlü olarak tercüme ettiğimiz “Hypocrisy”, kavramının anlam alanı biraz daha geniş. Batı dilleri felsefi temelleri Antik Helen dönemine ait olan kavramları kullanırken “iki yüzlü” kavramının yetersiz kaldığını söyleyebiliriz.  “Sinsi” kelimesi de eş anlamlı olarak kullanılıyor ama yine de yetersiz.

 İngilizce okuyalım: 

The word hypocrisy comes from the Greek ὑπόκρισις (hypokrisis), which means “jealous”, “play-acting”, “acting out”, “coward” or “dissembling”. 

(2) https://serdargunes.files.wordpress.com/2014/09/selef-dc3bcc59fc3bcncesinin-tarihi-arkaplanc4b1-ve-selefilik.pdf

(3) İktidar Siyaset ve İslam konulu aşağıdaki makaleleri okumanızı öneririm.

(4) http://istanbul.mazlumder.org/webimage/suriyeli_multeciler_raporu_2013.pdf

“Hypocrisy” Mülteciler ve İslam

Yavuz Çekirge


Freelancer


Post navigation