charlie-hebdo1Bellum Sacrum[1] mu Cihad[2]’mı? 

Paris’te Fransız vatandaşı üç Radikal İslam militanının işledikleri korkunç cinayetin etkisi giderek genişliyor. Cinayeti işleyen El Kaide/IŞİD[3] bağlantılı teröristlerin Fransız güvenlik güçleri tarafından bertaraf edilmesinin ardından yarın (11 Ocak 2015) Paris’te Fransız Cumhurbaşkanının çağrısıyla geniş katılımlı bir protest yürüyüşü düzenlenecek.

Yürüyüşe şimdiden önemli sayıda siyasi liderin katılacağı bilgisi haber ajanslarının gündeminde. Bu yürüyüşün ne amaçla yapılacağı ve nasıl bir mesaj vereceği de tartışılan konular arasında. Batı basını haberi terörizme vurgu yaparak verirken “Radikal İslam” akımları üzerinde de duruyor. Teröristlerin cinayet sebebi olarak Charlie Hedbo dergisinde geçtiğimiz aylarda yayınlanan Hz. Muhammed ve İslam konulu karikatürlerin gösterilmesi de demokrasi ve basın özgürlüğü tartışmalarını alevlendirmiş görünüyor.

Dergide yayınlanan karikatürlerin özellikle dinin siyasetle olan ilişkisinin ve kitleleri etkileme biçimi üzerine yoğunlaştığı, sadece İslam dini ile sınırlı olmadığı, aynı hicivlerin Hıristiyan ve Yahudi dinlerini ve peygamberlerini de kapsadığı biliniyor. Özellikle de Hz. İsa konulu birçok karikatürün yayınlandığı ama Hıristiyan toplulukların bu karikatürleri çok daha serinkanlı bir biçimde karşıladığı da ileri sürülüyor. Hiçbir Hıristiyan grup “İsa’ya ve dinimize hakaret ettiniz.” diye dergiye saldırmıyor. Ama radikal İslami gruplar saldırıyor. Öncelikle de bunun üzerinde durmak gerekiyor. Neden Müslümanlar şiddete başvuruyor?

Charlie Hedbo cinayetleri Hıristiyan ve İslam toplulukları karşı karşıya getirdi. Her ne kadar İslam ülkeleri liderleri ve din adamları bu saldırıyı gecikmeli olarak da olsa kınasa da yine de konuşmalarda bir “ama” tonu var. Batılı ve özellikle de Fransız entelektüel çevrelerinin demokrasi ve söz hürriyeti vurgusu görmezden geliniyor. İslam ülkelerinde bazı çevreler yapılan eylemi haklı bulurken bazı çevreler de şiddetle kınıyor. Toplum ikiye bölünmüş durumda. IŞID’in İslam adına kelle kesme törenlerini sosyal medyada yayınlamasına tepki duyan Batı kamuoyu şaşkın durumda.

Dinler arası hoşgörü ve siyaset tartışmalarının din adına cinayetlere dönüşmesi kimi sosyologlar tarafından barbarlık olarak nitelendiriliyor. Nitekim bu cinayetleri başka türlü izah etme imkânı da yoktur. On ikinci asırda işlenen din cinayetlerine gönderme yapan Radikal İslam grupları özellikle de IŞID her fırsatta  “Cihad” çağrısı yapmaktadır. “Şeytanla savaş”  olarak nitelendirilen bu çağrının Hıristiyan Batıya ve İsrail’e karşı yapıldığını biliyoruz. Birinci savaş sonrasında Orta Doğu’da yeniden çizilen sınırların günümüzde artık geçerli olmadığı da ayrı bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Arap İsrail savaşları, Baas rejimleri, Müslüman kardeşlerin güçlenişi, İran’da Humeyni ile başlayan yeni Şia akımı,  Çöl savaşları, Arap baharı, Yemen, Suriye ve Irak’ta meydana gelen mezhep savaşları ve daha birçok sorunun ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Batı Avrupa demokrasi, söz hürriyeti ve insan hakları temelli demokratik rejimlerle refah içinde yaşarken Orta Doğu bir kan gölü içine sürüklendi. Yaklaşık altmış yıldır süren kanlı çatışmaların bilançosu çok ağır.

Orta Doğu bitmeyen katliamlarla sarsılırken tutunacak bir dal arayan insanların karşısına uzun süre bir kurtarıcı çıkmadı. Önceleri Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Mısır ve Suriye tarafından kurulan Arap Birliği’nin yolundan giden Orta Doğu halkları hayal kırıklığına uğrayınca Müslüman Kardeşler, FKC gibi örgütlere bel bağladılar. Lübnan bir savaş alanına döndü. Lübnan halkı neredeyse bir gece bile silah sesi olmadan uyku uyuyamadı. Bugün bu karmaşa şiddeti artarak sürmektedir.

Sonra çöl savaşları geldi. Irak yerle bir edildi. Beş milyon insan göç etti. Sünni ve Şia mezhepten olanlar çatışmaya başladı. Mezhep savaşlarının önü de bu şekilde açılmış oldu. Orta Doğu’da artık Avrupa’nın 1600 yıllarında başlayan ve Vestfalia anlaşmasıyla sona eren ama milyonlarca insanın ölümüne sebep olan “Otuz Yıl Savaşları’na benzer savaşlar başlamış oldu.

Bu mezhep savaşlarının tarafı olan çeşitli radikal gruplar yani  El Kaide ve ISIS gibi gruplar acaba nereden besleniyordu? El Kaide grubu bir hayal peşinde koşuyor,  Abbasi imparatorluğunu kurmak ve şeytanı (Batılı İnsanları) yok etmek için mücadele ettiğini ilan ediyordu. Bu amaç için her yol mubahtı. Orta Doğu’da bir gözlemci statüsünden başka bir rol üstlenmeyen Avrupa ülkelerinin radikal İslam terörüne maruz kalması hiç te tesadüf değildir. Bu ülkelerde örneğin Fransa’da beş milyondan fazla Müslümanın yaşadığı bilinmektedir. Aynı şekilde ciddi bir Müslüman nüfus barındıran İngiltere, Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinin de terörün arka bahçelerinde beklediği endişesi içinde oldukları bir gerçektir. Siyasal alanda sağ muhafazakâr ve sağ radikal yelpazenin giderek güçlendiğini görüyoruz. Fransa’da bu yıl yapılan seçimlerde % 25 oy alan bu grupların ülkelerindeki göçmenler aleyhine bir kampanya yürüttükleri de varsayılırsa, artık Avrupa’da ikinci savaştan bu yana süren huzurlu dönemlerin sonuna gelindiği sonucuna varılabilir.

Demokrasinin ve söz hürriyetinin tehlike altına girdiğini gören Avrupa’nın demokratik güçleri olayın ciddiyetine vurgu yapıyorlar. Dünya ve özellikle de Batı din savaşlarından çok çekti. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki savaşların yanı sıra Hıristiyanlar arasında mezhep savaşları tüm Avrupa’yı kana boyadı. Nitekim bu yürüyüşün birinci mesajı savaş karşıtlığı demokrasi ve insan hakları, söz hürriyeti olacaktır. Batıda endüstri devriminden sonra ortaya çıkan ulusalcı laik devletlerin dini meseleleri bir yana bırakarak liberal ekonomilerin sağladığı bireylerin refahını temin etmek amacıyla yayılmaya başlamasıyla din dışı sömürgecilik dönemi başlamıştır. Birinci ve ikinci savaşların din savaşları olmadığını ekonomik savaşlar olduğunu biliyoruz.

Orta Doğu’da ikinci savaş sonrasında meydana gelen din savaşları Müslümanlar ile Yahudiler arasında cereyan etti. Arap İsrail savaşı denilen bu savaş ta aslında bir din savaşıydı.  İslam dinine mensup bazı grupların yayılmacı bir strateji izlemediğini söylememiz mümkün müdür? El kaide ve İŞİD gibi radikal İslami grupların programlarında İslam dininin bütün dünyaya yayılması vardır. Halifeliğin ilan edilmesiyle İŞİD Suriye ve Irak merkezli bir İslam devleti kurmuş ve kendi tabirleriyle “Cihad” başlamıştır. IŞİD bu savaşı sadece Hıristiyanlara karşı sürdürmüyor, onların yolundan gitmeyen Müslümanlara karşı da yürüttüğünü söylüyor. Bu bağlamda Paris saldırısı Hıristiyan dünyaya ve Avrupa medeniyetine olduğu kadar Müslümanlara karşı yapılan bir saldırı olarak da ortaya çıkmaktadır. Fanatik radikal grupların kendi amaçları dışında gözlerini hiçbir şey görmemektedir. İntihar saldırılarının giderek artacağı da söylenebilir.

Türkiye bugünkü gidişatıyla çok tehlikeli bir yol ayırımına girmiştir. 1923 yılında kurulan laik devlet yapısını değiştirmek isteyen bazı güçler, radikal İslami gruplar tarafından da desteklenmektedir. Ülkede giderek zayıflayan demokratik yapının totaliter bir rejime evrildiği de ayan beyan görünmektedir. Basın özgürlüğü sıralamasında 148. sıraya düşen Türkiye’yi karanlık günler beklemektedir. İktidar partisinin demokratik reformları yapmakta geciktiği, muhafazakâr siyasal atılımlar yaparak dini siyasetin merkezine oturtma çabalarının giderek arttığı gözlemlenmektedir. Din yani İslam dini geniş çapta devlet kurumlarının içine sindirilmektedir. Devlet memurları “mahalle baskısı” tabir edilen iktidar rüzgârı ile modernizeyi ve liberal cepheyi bırakıp İslam cephesine geçmiş bulunuyorlar.    Şiddetin her geçen gün tırmandığı Orta Doğu’da din yani İslam dini en önemli güç haline gelmiştir. Bir yanda İran, öte yanda Müslüman Kardeşler, Hamas, IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban ve diğer gruplar. Hem birbirleriyle hem Hıristiyanlarla hem Yahudilerle, kısacası tüm dünyayla savaşıyorlar. Türkiye bu denklem içinde kendine bir yer bulma çabasındadır. Bir yanda laik Avrupa öte yanda İslam Şeriatı olmak üzere iki farklı siyasi cephede aynı anda bulunmak isteyen iktidar giderek tehlikeli sulara kapılmaktadır. Türkiye radikal grupların cirit attığı bir coğrafya haline gelmiştir. Ülkede sesi son derece cılızlaşan demokratik güçlerin bu gidişatı engellemeye takati kalmamıştır. Muhalefet partileri, STK’ları, medya organları iktidarın güvenlik güçleri ve etkisi altına aldığı adalet mekanizması, ekonomik teşvik paketleri tarafından bertaraf edilmiştir.

Sonuç olarak sıralamada 148. Olan medyanın gerçekleri yazamayacağı, gösteremeyeceği söylenebilir. Giderek güçlenen iktidarın gelecek seçimleri de alacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Batılı özgür basının Türkiye’yi nasıl gördüğü konusuna gelince; her şeyden önce söz hürriyetinin ve adaletin sorunlu olduğu bir Orta Doğu ülkesi olarak görmektedirler. İktidarın ikili bir oyun sergilediği de gözden kaçmamaktadır. Batılı demokratik değerlerden hızla uzaklaşan bir ülkenin AB üyeliği de zaten söz konusu olmayacaktır. Bu bağlamda danışıklı siyasi bir dövüşe dönen AB müzakerelerinden de bir sonuç çıkmayacağı da aşikârdır.

Cereyan eden din savaşlarında hangi tarafı tutacağına karar vermesi gereken bir iktidarın geleceği de buna bağlıdır. Bir yanda Güney Doğu sorunu öte yanda yolsuzluk, özgürlük ve adalet ihlalleri at başı giderken Paris’te özgürlük ve dayanışma yürüyüşüne başbakanlık düzeyinde katılmak derin çelişkinin gözler önüne serilmesine neden olmuştur. Nitekim özgür batı medyası bu çelişkiye dikkat çekmiştir. Bu çelişkiyi örtmek için hamaset nutukları atan siyasi liderlerin her şeyden önce insan aklına ve mantığına saygısı yoktur. Derin bir siyasi bunalıma doğru sürüklenen Türkiye’nin önümüzdeki günlerde ciddi sarsıntılar geçireceğine muhakkak gözüyle bakılabilir…

————————————————————————-

[1] Lat. Kutsal Savaş, din savaşları. Batı kültüründe Hıristiyan ve Müslüman dünyalar arasındaki savaşları ifade etmek üzere kullanılan bir kavram.

[2] Arapça. İslam dinini yaymak  uğruna savaşmak anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kavram.

[3] Bu radikal İslami akımlar kök itibariyle Selefiyye fırkasından doğan unsurlardır. Müslüman Kardeşler grubunun yıllarca sürdürdüğü silahsız siyasi mücadelenin ötesinde  Vahabilik ile yakınlığı olan bu itikatların 1988 yılında Afganistan’da doğan kolu El- Kaide, 2004 yılında El Kaide’ye bağlı olarak kurulan IŞİD 2014 yılında hilafet ilanıyla bağımsızlığını ilan etmiştir.

Bellum Sacrum

Post navigation