19 Ekim 2014 Adada 117

Geçtiğimiz günlerde Manisa’nın Soma ilçesi Yırca köyünde (Antik Sandaina)  bir kamulaştırma skandalı yaşandı. Hükümet kararıyla kamulaştırılan Yırca köyü ahalisine ait tapulu zeytinlikte bulunan yaklaşık altı bin zeytin ağacı iş makinalarıyla köklerinden sökülerek yok edildi.[1] Köyün ahalisinin itiraz dilekçesini dikkate alan Danıştay yürütmeyi durdurma kararı alıyor.  Kararın alınmasından yirmi dört saat önce de zeytinliğin tahsis edildiği şirket özel güvenlik timleri ve iş makinaları marifetiyle altı bin kadar zeytin ağacını yok ediyor. Kamulaştırma kararı iptal ediliyor ama yok edilen altı bin zeytin ağacının nasıl yerine konacağına ilişkin bir haber yok. Doğa katliamlarına bir örnek teşkil eden bu skandalın bir çok yerde tekrar edildiğini görüyoruz. Devlet kamulaştırma marifetiyle doğayı sistematik bir biçimde yok ediyor. Bir yanda kamulaştırma diğer yanda orman yangınları ve diğer yanlış uygulamalarla giderek doğa kaynaklar yok oluyor.

Zeytin ağaçlarının  Türkiye’de toplam kapladığı alan 594,000 Hektar olarak ölçülmektedir. Dünya sıralamasında ağaç adedi olarak ilk beşe girebilen bir konumda iken sistematik bir biçimde yok edilen zeytin ormanları  her yıl azalarak  yakında yok olacağa benziyor.

Binlerce yıl öncesinden gelen bir ağaç. Sedir gibi Meşe gibi insan dostu ağaçlar bunlar. Zeytin meyvesi ise ayrı bir mucize. Her türlü hastalığa deva yaprakları yağ çıkarılan meyvesi ve bir çok alanda kullanılabilen gövdesiyle yüz değil bin sene insanları besleyebilecek bir mucize. İnternet kaynaklarını taradığımda aşağıdaki teknik bilgilere ulaştım.

“Zeytin ağacı(Olea europaea), zeytingiller(Oleaceae) familyasından; meyvesi yenen, Akdeniz iklimine özgü bir ağaç türüdür. Zeytinin kromozom sayısı, 2n=46’dır. Zeytingiller familyasının, 27 kadar cinsi ve 600 kadar türü vardır.

 Ekilmeden, kendiliğinden yetişen zeytine; yabani zeytin veya delice (oleaster) denir. Köylülerin dağdaki deli zeytini sıkıp çıkardıkları ve ilaç gibi kullandıkları yağa da “çoral” denir. Delice, aşılanıp-ıslah edilerek, kültür bitkisine(sativa) dönüştürülüp, daha verimli bir hale getirilebilir. Fidandan, dikme olarak yetiştirilen zeytin ağacı, kazık kök yapmaz ve çabuk yıkılır. Oysa dağda, tohumdan üreyen zeytin ağacı; kazık köklüdür, yerinden kolay sökülmez.

Zeytin ağacı, meyvesinin etli kısmından ve çekirdeğinden elde edilen, altın sarısı yağı olan, çok değerli bir ağaçtır. Uygun koşullarda yetiştirilirse, ekimini izleyen 5-6 yıl içinde, meyve verecek duruma gelir. Zeytin ağacının verimli hale gelmesi, 20 yılı bulur ve giderek de verimi artar. Zeytin ağacı, bir yıl bol ürün verirken, arkasından gelen yılda adeta dinlenir ve verimi azalır. Sonuçta, bir yıl çok, bir yıl az ürün verir. Buna Periyodisite denir. Bu durum, halk arasında var yılı ve yok yılı olarak adlandırılır.

Zeytin ağacı, çok özel bir ağaçtır. 1000 yaşına kadar yaşayabilir. 3000 yaşında zeytin ağaçları bulunduğu, bazı araştırmacılar tarafından ifade edilir. Zeytin ağacının uzun yaşamı, yapraklarındaki, oleuropein maddesine dayanır. Bu madde, zeytin ağaçlarını, hastalık ve zararlılardan korur. Ayrıca yapraklarından çıkan kalsiyum elenolaten maddesi, zararlı virüs, bakteri ve mantarları yok eder.

 Dayanıklı ve kolay çoğalan bu ağaç; yaşlansa, gövdesi çökse, kurusa, gövde yumrularından ve köklerinden fışkıran sürgünlerle canlanır, yeni bir ağaç olarak ortaya çıkar. Odunu, sert ve sağlamdır. Erozyona karşı mücadelede de, en uygun ağaç türüdür. Orman yangınlarına dayanıklıdır. Yanan ağaçlar, kısa sürede sürgün verirler. Yaşlı zeytin ağaçlarının, gövdelerindeki öz kısımları, öteki ağaçlarda olduğu gibi boğumlaşmaz, zamanla çürür gider. Bu nedenle, gövde kesitindeki yıl çizgilerini araştırıp, zeytinin yaşını bulmak zordur.

Zeytin ağacının boyu, 10 metreyi bulur. Sık dallı, yayvan tepelidir. Genç zeytin ağaçları, geniş, kıvrımlı, yumrulu, yuvarlak tek gövdelidirler. Bazı yörelerde, ana kökten gelen üç ayrı gövdeli ağaçlar bulunur. Ağacın tacı (tepesi), yaklaşık olarak, artan boy kadar her sene genişler ve tacının 2-3 misli genişlikte, bir alana yayılabilir.”

Bu bilgilerin ötesinde binlerce yıldır insanoğlunun ve hayvanların yiyecek, yakıt, ilaç gibi çok önemli ihtiyaçlarını karşılayan  zeytin ağacı mitolojide ve gerek çoktanrılı dönemde gerekse de tek tanrılı dinlerde önemli bir öğe olarak karşımıza çıkar.

Akdeniz  havzası zeytin ağacının anavatanı gibidir. Bu büyük coğrafyada her yerde zeytin ağacı bulmak mümkündür. Binlerce yıldır var olan önemli bir ağaç. Bir simge bir iz.

Likya bölgesinde gezerken hemen hemen her antik kentte zeytin yağı ve şarap elde etmek için geliştirilen antik çağdan kalma imalathaneleri gördüm. Zeytinin ya da üzümün ezildiği oyma taşlar çok belirgin. Sonra yine taştan oyulma yağın akması için  geliştirilen taş kanallar ve küpler, amforalar. Antik çağda zeytin yağı  yakıt olarak da kullanılıyordu. Lykialı tüccarlar hasattan sonra zeytinyağlarını amforalara doldurulup gemilerle uzak bölgelere sevk ediliyordı. Termessos’da zeytinyağı imalathaneleri gördüm. Dağlar zeytin ağaçlarıyla dolu. Ne yazık ki bu ağaçların  zeytinlerini bölgede oturan köylü değerlendirmiyor. Çünkü zeytini bilmiyorlar. Buralara yerleşen göçebe halk hayvancılık kültürüne sahip. Kendilerinden önce o topraklarda oturanların zeytin, şarap, tütsü, seramik, mermer, vb. gibi hüner gerektiren işlerinden haberdar değiller. Zeytin ağacını diğer ağaçlardan ayırabilecek bilgiye de sahip değiller.  Bu nedenlerle bölgedeki zeytin ağaçları, asmalar bakımsızlıktan işe yaramaz hale gelmiş durumda. Antik çağdaki kültür günümüz taşınamamış. Ne yazık.

Ayvalık’a ilk kez gittiğimde zeytinyağının ne denli önemli olduğunu anladım. Sabah kahvaltısında getirilen ısıtılmış baharatlı zeytinyağına ekmek banmak büyük bir değişiklikti. Sonra zeytinyağıyla pişen o enfes sebze yemeklerinin  lezzeti unutulur gibi değil.

Cunda adasında bir tepeye tırmanmıştım. Orada bulunan ulu zeytin ağacının gölgesinde oturmuş denize bakıyordum. Ağacın altında olgunlaşarak dalından düşen zeytinler vardı. Karatavuk kuşları birbiri ardından gelip onları teker teker götürüyordu. Bir süre sonra benim varlığıma alıştılar. Zeytin ağacının altında oturmak bana iyi gelmişti. Bu topraklarda eskiden oturan insanların nereye gittiklerini sık sık düşünürüm. Bu toprakların tarihini ve kültürünü anlamak için mübadele yıllarına geri gitmek gerekiyor.

Birinci cihan savaşı öncesinde Anadolu nüfusu on altı milyon olarak tespit edilmektedir. Bu nüfus içerisinde üç milyona yakın Rum ve üç milyona yakın da Ermeni ve yüz elli bine yakın Yahudi bulunduğu bilinmektedir. O dönemde ağırlıklı ayırım din aidiyeti üzerinden yapıldığı için toplam nüfusun yüzde kırkının gayri Müslim olduğu söylenebilir. Bu nüfusun Rum Ortodoks kesimi  MÖ.200 yıllarından  itibaren Hellen etkisinde kalan Anadolu halklarıdır. Likyalıdır, Frigyalıdır, Lidyalıdır.İyonyalıdır, Karyalıdır. Anadolu kültürünü taşıyan halktır. Ermeni nüfus ise daha çok Doğu Anadolu uygarlıklarının mirasçısı olan Urartu, Kilikya ve diğer kültürlerin mirasçısı halktır. Sayıları altı milyona varan bu Osmanlı tebaası İttihat ve Terakki hükümetleri tarafından sistematik bir şekilde yok edilmiştir.  1915 yılında tehcir kapsamında bir buçuk milyon Ermeni, 1921 yılında bir buçuk milyon 1923 yılında da bir milyon iki yüz bin Rum Yunanistan’a göçe zorlanmıştır. Bütün Ege bölgesinde bulunan Rum nüfus mübadele marifetiyle boşaltılmış, yerlerine Trakya, Balkan ve adalarda bulunan Türk nüfus yerleştirilmiştir. Dolayısıyla bugün Ege ve Akdeniz bölgelerinde oturan halk sonradan oraya yerleştirilen Müslüman halktır. Bu halkın prensip itibariyle göçebe Türkmen halk olduğu düşünüldüğünde Batı Anadolu yerleşik kültürüyle alakaları olmadığı açıktır. Aradan geçen süre içinde zeytin ağacının ve üzüm bağlarının nasıl geçim kaynağı haline dönüştürülebileceğini kavrayamayan halk hayvancılık ve hububat tarımı başta olmak üzere bir dönüşüme meyil etmişlerdir. Köylünün ağaçlara ve suya olan nefreti tarım arazisi azlığından kaynaklanmaktadır. Bölgedeki gölleri kurutarak, ormanları yakarak  tarım arazisi açmaya çalışan köylü farklı bir coğrafyanın insanıdır. Ağaçsız ve susuz topraklardan geldikleri için bugün yaşadıkları ormanlık ve sulu arazileri çölleştirmeye çalışmaktadırlar. Devlet ise bu gidişe dur diyeceğine aksine teşvik etmektedir.

Eğer Rum nüfus göçe zorlanmasaydı ne olurdu? Cunda adasında o ulu zeytin ağacının altında bunu düşündüm. Eğer o nüfusun orijinal orantısı korunsa idi 1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet dört resmi dile ve dört resmi dine sahip olan çok dilli, çok dinli, çok kültürlü demokratik bir Cumhuriyet olabilirdi. Siyasi olarak bu başarılabilir miydi? Söylemesi çok zor.

Öte yandan Cumhuriyet döneminde Türleştirme adı altında Anadolu’da Müslümanlaştırma ve Araplaştırma eğilimi daha baskın olmuştur. Hıristiyan ve Yahudi nüfus azalmış, Müslüman nüfus çoğalmıştır. Bu bir asimilasyon hareketi değil bir değiştirme ve yerleştirme hareketidir. Cumhuriyet döneminde kültürel altyapıyı da yeniden yazılan uydurma bir tarihle destekleme yoluna gidilmiştir. Orta Asya’dan gelen Türk nüfusun Ergenekon tarihi kalame alınmıştır. Bu Anadolu’nun gerçek tarihi değildir. Zeytin ağacı bunun şahididir. Bütün tarihi örenler bunun şahididir. Arkeoloji müzeleri bunun şahididir. En belirgin olan ise Antalya müzesidir. Müzeyi gezerken heykeller salonundan, tanrılar salonundan lahitler bölümünden geçip birden bire bir yörük çadırının içinde kendinizi bulup afallarsınız. Aynen Adrasan isminin Çavuşköy yapılması gibi bölgenin tarihi müzede bile çarpıtılmıştır.

Cumhuriyet iktidarlarının Türkleştirme politikası nasıl olup ta Müslümanlaştırma politikasına dönüşmüştür? Bunun gelişimi için yine 1900 yıllarına geri dönmek gereklidir. Türkçülük akımının  güçlendiği Osmanlı İmparatorluğunun çöküş yıllarında çare olarak bir de İslamcılar formülü  ortaya çıkmıştır. Bu iki akım aynı amaç için farklı ideolojilerle siyaset yapmışlardır. Cumhuriyet tarihi boyunca bu iki akım birbiriyle demokratik olmayan yöntemlerle mücadele etmiştir. Zeytin ağacı en az iki yüz yaşında olduğuna göre bütün bu olaylara tanıklık edebilecektir. Aslında Ayvalık bölgesinde beş yüz hatta bin yaşında zeytin ağaçları vardır. Söylentiler doğruysa iki bin hatta üç bin yaşında zeytin ağaçları olduğu ileri sürülmektedir. Anadolu’nun kadim sedir, ardıç ve zeytin ağaçları her  şeye tanıklık edebilecektir. Fakat en büyük sorun bu tanıkları bir şekilde yok ederek ortadan kaldırmak isteyen paradigmadır. Ağaç ve su düşmanlığı giderek yaygınlaşmakta günümüz iktidarları tarafından doğa hızla tüketilmektedir. Doğal afetlerdeki artışın nedeni her ne kadar dini nedenlere dayandırılmak istense de inandırıcılık katsayısı giderek düşmektedir.

Cunda adasında güneş yavaş yavaş ufka yaklaşıyor. Binlerce yıldır olduğu gibi güneş tam zamanında batıyor. Denizin üzerini koyu bir karanlık kaplıyor. Orta Doğu’da giderek artan ırk ve mezhep savaşları hızla ülkenin Güney Doğu  bölgesini sarıyor. Bir yanda etnik ayırımcılık öbür yanda inanç ayırımcılığı bölgeyi bir şiddet sarmalına sürüklüyor. Güney Doğu sınırına yığılan iki buçuk milyon Suriyeli, bir buçuk milyon Iraklı siyasi depremlere neden olmaya başladı.

Demokratikleşme süreci giderek şiddet ve baskı sürecine dönüşüyor. Cumhuriyetin tüm kurumları tehlike altında. Bu gidiş iyi değil. Çok kısa bir süre içinde şiddetli bir sarsıntıyla rejim değişikliği yaşanacağa benziyor. Bu tehlikeyi görüp örgütlenen STK ‘ların da yok olması tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor. Artık çok kısa bir süre içinde her şey olabilir.

[1] http://t24.com.tr/haber/yerin-alti-olum-yerin-ustu-aclik-somada-6-bin-zeytin-agaci-kesildi,276351

19 Ekim 2014 Adada 147

Zeytin Ağacının Altında

Post navigation