Zerdüştiliği ilk duyduğumda lise öğrencisiydim. Avesta’yı ise daha sonraki yıllarda duydum. Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiiriydi edebiyat öğretmenimizin okuduğu. Mısralar halen aklımda:
“Duyuyorum bu akşam, din gibi, sevda gibi,
Ne duyarsa içinden bir Mecûsi rahibi:”

Mecûsiliği ateşe tapanlar olarak anlatmıştı edebiyat öğretmenimiz İhsan Akpolat. Mecusiler ve Zerdüştler arasındaki farkı o zamanlar öğrenememiştim. İhsan Akpolat hem okul müdürlüğü yapıyor hem de edebiyat derslerine giriyordu. Dinler tarihinden çok edebiyatla ilgileniyordu aslında. Edebiyatı seviyordu. Bize de aşıladı. Kocaman bir göbeği vardı. Akşamları bir meyhanede kendisi gibi edebiyatçı arkadaşlarıyla oturup içki içer şiirler okurlarmış. Aruz vezninin tüm inceliklerine sahipti. Her dersi ezbere okuduğu bir şiirle açardı. Faruk Nafiz ve Fuzulî hayranıydı. Ezbere şiir okuyan geçer notu alırdı. Akşam saatlerinde göğün ateşe dönüşünü her gördüğümde “Mecûsi rahiplerini hayal ederdim. Beyaz çarşafa benzer giysileri içinde yüzlerini batan güne dönmüş din adamları. Maguşlar ise daha farklı bir grup. Kadim Media krallığının kutsal rahiplerine verilen ad. Bu inançlar kadim Pers inanışları. Budizm’in doğuşu ve yayılışı yıllarından; yani M.Ö. 5 binli yılların inanış sistemlerinden söz ediyoruz.
Zerdüşt kelimesini daha sonra felsefe dersinde felsefe öğretmenimizden duyduğumu hatırlıyorum. Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin ünlü eseri “Zerdüşt böyle buyurdu.” Protestan ahlakını eleştirdiği eserinde hayvan, insan ve üstün insan üzerine aforizmalar kaleme alıyor. O yıllarda Nietzsche’yi Almanca okuma hevesine kapılmıştım. Almanca bilmiyordum. Önce Almancayı öğrenecek sonra da Nietzsche okuyacaktım. O kadar çok okunacak kitap vardı ki? Kitabı elime alıp üstün körü “okuyup” ilerde belli olmayan bir tarihte daha sindirerek okumak üzere bıraktığımı hatırlıyorum. Şimdi bakıyorum da büyük hata etmişim:
“Gerçeğin aşkıyla ruhta açlık çekmek midir? Hasta olmak ve teselliye geleni geri çevirmek ve senin istediğini hiçbir zaman duyamayan sağırlarla dostluk yapmak mıdır? Bizi hor görenleri sevmek ve bizi korkutmak isteyen hayalete el uzatmak mıdır? İçinde gerçek var, diye kirli sulara dalmak ve soğuk kurbağaları, sıcak yengeçleri itememek midir? Bütün bu en güç şeyleri dayanıklı bir ruh yüklenir. Yükünü almış ve çöl yolunu tutan bir deve gibi o da kendi çölüne doğru yürür.”
İnsanları ve toplumu algılayış tarzı olarak yetiştiğim ortamın üzerimde olumsuz bazı etkileri oldu diyebilirim. Eskinin olmadığı yeninin de çok sonra gerçekleşeceği kurmaca bir dünyada yaşıyorduk. Amacı boş beynine bilgi doldurarak bazı bilgi otoritelerinden olumlu not almaktan öteye gitmeyen yarı plastik bir yaşam sürerken felsefenin faydası olmayacağını düşünüyordum. İlerlemiş dünya (ABD) örneğinde olduğu gibi bir yaşam düşü kurmaya özendiriliyordum. Eski yoktu. Yeni de daha çok uzaktaydı. Okula doğru yürürken gözlerim hep o kısa kesilmiş esmer saçlı kızı arıyordu. Başka bir okulda okuyordu. Arkasından izlemeye utanıyordum. Benim ona baktığımın onu izlediğimin farkındaydı. Belki de bana öyle geliyordu. Yüzüne uzaktan bakıp bir şeyler çıkarmaya çalışıyordum. Çoğunlukla benim farkında değilmiş gibi davranıyordu. Belki de doğruydu. Hiç bir vakit benimle ilgilenip ilgilenmediğini anlayamadım.  Akşamları eve geldiğimde kısa saçlı kızla Nietzsche arasında gidip geliyordu aklım. Kitabı elime alıp birkaç satır okuyor sonra hülyalara dalıyordum. “Amor Fati” kavramını yüksek sesle telaffuz etmek hoşuma gidiyordu. Klasik Yunanca ve Klasik Latince bilmediğim için hayıflanmaya da o yıllarda başlamıştım. Aslında kültürlü olmanın yolunun bu dilleri öğrenmek hem de çok iyi öğrenmekten geçtiğini anlamıştım. Oysa kurmaca dünyamda dil öğrenmek hiç de revaçta olan bir şey değildi. İngilizce ve Fransızca dillerini öğrenmenin eğitimde en yüksek aşama olarak önümüze konmuştu. Arapça ve Farsça ise yok olan bir dünyanın yasak meyveleriydi.

“Nietzsche’ye göre, insan, ilk olarak hayvan’la üst-insan arasında kalmış bir varlıktır ve ikinci olarak bu nedenle alt edilmesi gereken bir şeydir. Bunu bu şekilde Zerdüşt’te birçok ifade etmektedir. Bunun anlamı, Nietzsche’nin düşüncesine göre insan’ın eksikli yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır. İnsan eksikli varlığını aşabilecektir, yanılgılardan ve yücelttiği yanılsamlardan kurtulduğunda, kendisini tamamlayabilecektir. İnsan hep kendini aşmaya çalışarak, alt ederek üst-insan olma yolunda ilerleyecektir.Çağımız nihilizm çağıdır Nietzsche’ye göre ve bu ancak üst-insan’a giden yol ile aşılabilecektir. Aksi halde Nietzsche’nin değişiyle; “İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.” (Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün Önsöz’ünde)”
Zerdüşt bir peygamber miydi?
Uzmanlara göre “Zarathushtra Spitama” ya da sadece “Spitama” olarak ismi geçen bir peygamber. Kadim Pers dininin peygamberi. Bir ülkeye yani Pers/İran’a ruh veren bir kültür. Okuduğum kadarıyla özellikle de Firdevsi’nin Şehnamesi’nde uzun uzun anlatılıyor. İslam öncesi ve sonrası. İran tarihine bakıldığında M.Ö. beş bininci yıllardan başlayarak günümüze kadar gelen ve henüz bilinmeyenlerle, karanlık zaman dilimleriyle dolu henüz araştırılmamış yazılmamış zengin bir tarihi barındıran gizemli topraklar. “Med” halklarının varlığı biliniyor. Kuzey İran bölgesinde yaşayan “Medlerin” bir diğer adı da Media krallığı federasyonu. M.Ö. bin beş yüz yıllarında Asur medeniyetinin çöküşünden sonra ortaya çıkıyor. Kuzeyde Media Kralları federasyonu, Batıda Lydia, Güneyde Babil ve Mısır krallığı aralarında bir ittifak oluşturuyorlar.

O dönemde her kralın başrahibi var. Din ve güç (şiddet)  bir arada. Kral tanrılardan aldığı söylenen güçle tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak yönetiyor kullarını. Başrahip de en büyük şahidi kralın. Başrahiplerin gücü zaman zaman kralın da önüne geçiyor.  Büyü, bilim, mistik felsefe, tıp, astronomi gibi her türlü bilgi rahiplerin tekelinde.
Zerdüşt dininin ortaya çıkışı tam olarak tarihlenemiyor. Yazılı belgelerin savaşlarda yok olmasının büyük bir etkisinin olduğu, geçmişin bir çok bilinmezliğegömüldüğü elde kalan belgelerin ışığında yorumlar getiriliyor. Yunanlı tarihçilere göre Zerdüşt’ün yaşadığı dönem M.Ö: 6500 yıl öncesine kadar gidiyor. Zerdüşt dini ile ilgili bu tarih karmaşası hep zihnimi kurcalamıştır. Hindulara göre M.Ö: 2000 yıllarına tarihlenen Zerdüşt, Müslüman ilim adamı Biruni’nin bir eserinde Büyük İskender’ den 250 yıl önce yaşadığını ileri sürmüştür. Yani MÖ. 500-600 yıllarında.  Bütün bu yaklaşımlardan ortaya çıkan varsayım bir değil birden  çok “Zerdüşt” olduğu ihtimalini düşünmemize sebep olmaktadır. Kuzey İran, Afganistan ve Kuzey Anadolu’yu da içine alan topraklarda dinlerin de birbirinden etkilenerek yeni akımlar meydana getirdiği biliniyor. Bu etkileşim kabilelerin birbirleriyle yaptıkları savaşlardan sonra daha da güçlenmiştir.  Siyasi gücü elinde tutan kralın kabul ettiği ya da kabul etmek zorunda kaldığı din,  baskın din olarak bir önceki inançla yanyana varolmuş daha sonra biri diğerinin içinde erimiştir. İnançların tarih boyunca güç ve şiddet faktörüyle iç içe geçtiği ve zaman içinde çok farklı inançlar haline dönüştükleri olmuştur.

Bu bağlamda “Mandeizm”, “Zerdüştilik” ve “Mitraizm” dinlerinin dikkatlice incelendiğinde ortak noktaların çoğunlukta olduğu görülecektir. . Altı bin yıllık bir süreçte bu değerlendirmeyi yapmak hiç de kolay değildir.
Alman ve İsveçli araştırmacılar Zerdüşt’ün M.Ö: 588 yıllarına yani Babil Krallığı’nın Süleyman Tapınağı’nı yıkarak Yahudileri sürgününe zorladıkları zamana tarihleme eğilimindedirler. İslami kaynaklar Mecusilerin “Bustah” adını verdikleri “Zemzem” adlı iki ciltlik bir kitaptan söz ettiklerinden söz etmektedir.
Zerdüşt’ün hayatı anlatılırken diğer peygamberlerin hayatlarına benzer olaylar dikkat çekicidir. Zerdüşt, Daiti ırmağı kenarında inzivaya çekilmiştir. (Sidarta da paralellik aranabilir) Vohu Manah adlı melek gelerek tanrı Ahura Mazda’nın mesajını getirdiği rivayet edilmektedir. Burada vahiy yoluyla veya bir melek tarafından gelen tanrı mesajından söz edilmektedir.
“Günay Tümer ve Abdurrahman Küçük’ün ortaklaşa yazdıkları Dinler Tarihi kitabından Zerdüşt’ün peygamberliği ile ilgili olarak şu bilgiler verilmektedir:

“Otuz yaşında ona peygamberlik verilmiştir. Taraftarlarıyla Aivitak suyu kenarında halvete çekilmiştir. Halvete çekilişinin kırk beşinci gününde, Ürdi Behişt ayında, bir gece sabaha karşı ‘miraca’ çıkmış ve ruhani yükselmenin sonuna varmıştır. Vohumenah (Behmen) denilen melek gelmiş, ona her şeyden elini çekmesini tembih etmiş ve onu cennete götürmüştür. Orada ona, feriştehler (melekler) hürmet etmiştir. Zerdüşt, sonra tanrı Ahura Mazda’nın huzuruna çıkmış ve “Hayır Dini”nin hükümlerini öğrenmiştir. Tanrı ona yıldızların ve gezegenlerin hareketinden haber vermiş, cennet ve cehennemi göstermiş, her şeyin ilmini öğretmiştir. Melekler sonra Zerdüşt’ün göğsünü yarmış ve içindekileri çıkarıp temizlemiş ve yerine koymuştur. Bundan sonra Ahura Mazda onu, insanları Hayır Dini’ne davet etmekle görevlendirmiştir. “
Bu metni okuduktan sonra peygamberler tarihi incelenerek peygamberliğin veriliş biçimi üzerinde paralellikler kurulabilir. Ortak nokta aslında “inisiyasyon” törenidir. Peygamberler yüce bir varlık tarafından inisiye edilmektedirler. Bu benzerlik hemen hemen tüm dinlerde ve ezoterik öğretilerde ortak bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş süreci çok uzun sürmüştür: somuttan soyuta geçiş aşaması oldukça uzun bir zaman almıştır. Hıristiyanlıktan en az iki bin yıl öncesinden söz ederken Roma İmparatorluğunun M.S. 300 yıllarında Hıristiyanlığı resmi din kabul ettiğini de düşünmek gerekir. İmparatorluk beş resmi dini kabul etmek zorunda kalmıştı. Yunan(Helen) öncesi dönem için elde yeterince belge olmamasının getirdiği belirsizlik de dikkate alınırsa Media krallıklarının ve Media ve Mithra dinlerinin kutsal kitaplarında bulunan bilgileri incelemenin sonsuz açılımlar getireceği şüphe götürmez.
Zerüştlerin kutsal kitabı olan Avesta’nın on iki bin öküz derisi üzerine yazıldığı İskender’in saldırıları sırasında  bazı kısımlarının imha edildiği kalanların ise Zerdüşt rahipleri tarafından Hindistan’a kaçırıldığı rivayet edilmektedir.
Avesta metinlerini incelemek acaba Friedrich Nietzsche ‘nin ne kadar vaktini aldı? On günde yazdığı kitabın içinde saklı bu sır. Aforizmaların kurgusu “kâmil” insan olma yolunda ilerleyen bireyin serüvenini anlatıyor. Mükemmele giden yolda ilerleyen bireyin tanrının öldüğünü keşfetmesi de ayrı bir erdem esasında.

Nietzsche tanrının öldüğünü söylerken insanların kendi akıl ve mantıklarının yolundan gitmesini daha doğru bulduğunu anlatmak istemektedir. Tanrı adına, din adına aldatılan yığınların kandırılan bireylerin hüsranını ancak akıl yolundan yürünürse bertaraf edebileceklerini anlatmak istemektedir. Sanayi devrimi başlamış savaşlar artık daha çok insanın öldüğü, kandırıldığı gösterilere dönüşmüştür. Nietzsche kendini savaşın içinde bulur. Felsefe ve filozof ilişkisini de şöyle tanımlar:
“Felsefe bugüne dek anladığım, yaşadığım gibisi, yüksek dağda buz içinde gönüllü yaşamaktır – varlıkta yabancı, sorunsal olanı, şimdiye dek törenin yargıladığı her şeyi arayıştır. Filozof, bugüne kadar değişmeden kalan her şeyi değiştiren, doğru olduğuna inanılanların yanlışlığını, yanlış olduğuna inanılanların doğruluğunu gösteren, değerlerin yazılı olduğu levhaları kıran kişidir. Benim filozoftan anladığım şey o yakınında ne varsa hepsinin tehlike de olduğu korkunç dinamit.”
Nietzche Zerdüşt’ün dipsiz bir kuyu olduğunu söylerken o kuyuya daldırılan her bakraçın altın dolu olarak yukarı çekileceğini söyler. İnanç karşıtı bir düşüncenin okuyucusunu Zerdüşt’e yönlendirmesinin nedeni nedir?
“Bir zamanlar Tanrıya karşı işlenen günah en büyük günahtı, ama Tanrı öldü, onunla birlikte öldüler o günahkârlar da.”
On iki bin yıllık döngüsel bir zaman diliminde iyilerle kötülerin savaşına dikkat çekmesinin nedeni nedir? Bu soruların yanıtını biraz da Avesta’da arayalım:
Avesta’nın hangi zaman diliminde yazıldığı tam olarak bilinmese de kullanılan dilin kadim Pers dili olan Pehlevice olduğu konusunda araştırmacılar hem fikir. İki ayrı Pehlevi diyalektiyle yazılan bölümlerin tarihlemesi konusunda tartışmalar var. Orijinal metinlerin öküz derisi üzerine temiz ateşte közlenmiş tahta çubuklarla Zerdüşt ve talebeleri tarafından yazıldığına da inanılmaktadır.

Avesta beş ana bölümden oluşuyor:

  • • Yasna : Ayinlerde okunan dualardan oluşmaktadır. 77 Hat şiir ve Gatalar.
    • Vispered: Şeytanlara ve kötülüğe karşı kanunlar 24 bölüm.
    • Yeştler : Tanrı’yı tasvir eden şiirler ve dualardan 33 kıtadan oluşmaktadır.
    • Hurda-i Avesta : Avesta’nın tefsiri bölümleri.
    • Vendidat ve açıklaması: Mağan kabilesinin kötülüğe karşı savaşma kuralları.
  • Bütün bu bölümleri okumuş mudur acaba? Kötülük ve iyilik arasındaki ikili dünyada söylevler mi kaleme almıştır? Nietzche’nin tanrı kavramından mümkün olduğu kadar uzaklaşmak istediği aşikâr. Kurmaca bir hero/antagonist olarak yeniden yarattığı “Zerdüşt” karakterinin aforizmalarını mimesis uslubuyla kaleme almasındaki ana amaç, kâmil insan seviyesine nasıl ulaşılacağını onun ağzından anlatmak değil mi?
  • 1844-1900 yılları arasında yaşayan Nietzche’nin de herkes gibi bir yaşam öyküsü var. Protestan bir papazın oğlu olarak Prusya’da dünyaya geliyor. Klasik Latince ve Yunanca ağırlıklı teoloji eğitimi alıyor. Savaşların kaçınılmaz karanlık ve acı dolu yüzünü bir sıhhiye eri olarak yaşadıktan sonra üniversitelerde filoloji eğitmeni olarak görev yapıyor. Yaşamının son döneminde akıl sağlığının bozulduğu ve genç yaşında zatürreden öldüğü biliniyor.
    Avrupa kültürünün göbeğinde geçen bir yaşam. Değer yargılarına soru işaretleriyle yaklaşan her şeyi sorgulayan ve yeniden tarif etmeye çalışan bir beyin. Özellikle de inanç kavramını sorgulayan Nietzche’nin Zerdüşt kitabı dört bölümden oluşuyor. Kitabın pek kabul görmediği, yakın arkadaşları tarafından satın alınan kırk adet sattığı ileri sürülüyor.
    Nietzche’yi şimdi yıllar sonra ben nasıl algılıyorum? Onu düşünce yapımı etkileyen filozoflar arasında nereye koyuyorum?
    Anarşiye olan yatkınlığım konusunda etkisi olmuş olabilir. Direnmek ve karşı çıkmak eyleminin alt yapısını oluşturan kavramları keşfedişim onun sayesinde olmuş olabilir mi? Devletin gereksiz bir kurum olduğunu düşünmeme sebep özgürlükleri kısıtlayan, emirlere uymayanları cezalandırıp acı çekmelerine sebep olması değil mi? Liberalizm ve modernitenin koskoca bir yalan olduğu çürüyen kurumlarıyla Batı düşüncesinin iyi yerine kötülüğü yaratarak iflas ettiğini de ondan öğrendim sanırım.
    Zerdüşt düşüncesi teolojik olarak iki farklı tanrıyı insanlara tanıtıyor. Ahura Mazda ve Ehrimen. İyilik ve kötülük tanrıları. Tanrının iki farklı yüzü. Merhametli ve merhametsiz yüzü.
    Düalizm, zıtlıkların yarattığı bir dünya her şeyi açıklayabiliyor mu? Siyah ve beyazın ötesinde başka bir şey yok mu? Bana pek ilkel geliyor bu katılık. Doğaya baktığımda böylesine bir katılık görmüyorum. Yağmurun karşıtı kuraklık değil, karın karşılığı ne? Yaprakların yeşermesi, çiçeklerin açması döngüsel zamanın doğumlarla ölümlerle bir şeyler anlattığı bir dünyayı anlatmıyor mu bize?
    Bir insan olarak iyi ve tam olmak ne kadar gerçekçi? Ya da kötü ve eksik olmak ne kadar yaygın? Savaşların, kıyımların ve kötülüklerin her örneğinin insanın kötü yönüyle mi alakası var? Yani hayvan yanıyla. Nietzche’ye göre insanın hayvan yanı daha ağır basıyor. Übermensch –üstün insan (Kamil İnsan) olma yolunda insanın başarı şansı ne? Öte yandan tanrının öldüğünü söyleyen bir filozofun Zerdüşt’ü hangi amaçla okuyucusunun karşısına getirdiği de üzerinde düşünülmesi gereken bir konu bence.
    Öncelikle Avesta üzerine araştırma yapanların ortaya koydukları bazı hipotezler var. Zerdüşt kime denir sorusunun cevabını vermek de kolay değil. Bir kişinin ardından giden kişi mi yoksa bir dine inanan kişi mi daha gerçekçi olurdu. Bu bağlamda kadim Pers/İran dini olan Mazdeizm /Meda inanışının İran kültüründe önemli bir yer tuttuğu ve gerek Müslümanların gerekse de Yahudilerin Mecusi adı verdikleri bu dine bağlı olanlar tanımı daha çok taraftar toplamaktadır. Burada konuyu iyice çetrefil hale getirmeden dinler tarihi kronolojisini kullanarak Vedalar döneminin Pers kültürüne olan etkisini de düşünmek gerekir.

Hindistana yakın bölgelerin Vedalardan etkilendiği gerçeği su götürmez. Zaten Avesta metinlerinde ve Gatalarda Vedaların etkisi çok bariz. Özellikle de tanrı anlayışında benzerlikler var. “Ahura Mazda ve Angra Mainyu” ikilemesi “Vişna ve Şiva” ikilemesine benzemektedir. Hint Veda üçlemesi olan Brahma, Vişna ve Şiva yani yaratıcı, koruyucu ve yok edici özellikleriyle tanrının üç yüzü Mecusi teolojisinde Ahura Mazda ve Angra Mainyu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Zerdüşt’ün bir reformist olduğu hipotezini ileri sürenler. Mecusiliğin sekretize edilmiş Hint-İran inancı olduğu üzerinde durmaktadırlar. Bu hipotezi incelemek tutarlı ve tutarsız yönlerini ortaya koymak hiç de kolay bir şey değil. Böylesine derin ve çetrefil bir konuya girmek yerine Nietzche’nin Zerdüşt’ü seçmesindeki ana nedeni sorgulamak daha doğru olacaktır. Vedalar öğretisine hakim olan Zerdüşt’ün M.Ö: on ikinci asırda Mecusiler arasında yaygın olan inancı reforma tabii tuttuğu akla yakın bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır. Vedaları yorumlayarak Mecusi inanca göre yorumlayan Zerdüşt’ün yazdığı Gatha’ların çok sonraları teologlar tarafından düzenlendiği ve buna “Zend” adı verdiği de bilinmektedir.
Nietzche’ye göre Zerdüşt bir filozoftur. Platon ya da Sokrates gibi çağını etkileyen düşünürlerden biridir. Özellikle de Platon’un yolundan giden Nietzche aforizmaları bir ölçüde Platon’un diyalogları gibi yazma yoluna gitmiştir.
Kötülüklerin var olduğu bu dünyada iyi bir tanrıdan söz etmek kolay değildir. Nitekim kötülüklerin, yıkımın ve kıyımların tanrıdan geldiğinin kutsal kitaplarda örnekleri vardır. Her dinde cezalandırılanlar ve mükafatlandırılanlar vardır.
Öyleyse Nietzche’ye göre iyi insan olmaya çabalayan gölgeler vardır.

İşin en acı tarafı da gölgelerin bu çabaları netice vermemektedir.

 

Zerdüşt’ün Mecûsi’ye ne dediğini Nietzche duydu.

Post navigation