İran’da Siyasi hiyerarşi..

İran’da siyasi piramidin üst katlarına tırmanabilmek için  “ Müçtehit” olma zorunluluğu vardır. Diyanet başkanlığı web sitesi ilgili maddesinde müçtehidlik şöyle açıklanmaktadır:

“Müçtehid: Âyet ve hadislerden hüküm çıkarma ve yeni hukukî ve dinî meseleleri halletme kudretine sahip olan bilgin demektir. Böyle bir kimseye ‘fakih’ veya ‘müftî’ de denmiştir. Şer’î hükümleri bilmekle beraber, onları kaynaklarından bizzat çıkarabilme gücüne sahip olmayan kimseye müçtehit denmez.

Bir kimsenin müçtehit olabilmesi için, Kur’ân-ı Kerim’i, sünneti, kitap ve sünnetin nasih ve mensuhunu, İslâm hukukunun ana gayelerini, fıkıh usulünü bilmesi, ayrıca Arapça’ya tam bir şekilde vakıf olması gerekir.

Fıkıh usulü bilginleri, fakihleri yedi tabakaya ayırmışlardır;

  • müstakil müçtehit (şeriatte müçtehit),
  • müntesip müçtehit,
  • mezhepte müçtehit,
  • tercih yapan müçtehit,
  • istidlal yapan müçtehit,
  • hafızlar tabakası ,
  • mukallitler tabakası.

Bunlardan ilk dört tabakayı teşkil edenler müçtehittir; diğerleri ise içtihat derecesine ulaşmamışlardır.

Müstakil  müçtehit, bütün içtihat şartlarını kendisinde toplayan ve uygun gördüğü bütün istidlal yollarına başvuran ve bu konuda kimseye tâbi olmayan müçtehittir. Müntesip müçtehit, hüküm çıkarmada imamın usul ve prensiplerine uyan, fakat furûda imama tabi olmayan müçtehittir. Mezhepte müçtehit, usul ve furûda mezhep imamına uyan, fakat hakkında herhangi bir rivâyet bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklayan müçtehittir. Tercih yapan müçtehit, rivâyet edilen görüşler arasında tercihte bulunan müçtehittir. İstidlal yapan müçtehit, görüş ve rivâyetleri karşılaştırıp açıklamalar yapan müçtehittir. Hafızlar tabakası, bu tabaka mukallit olup, öncekilerin tercihlerini iyi bilirler. Mukallitler tabakası ise, kitapları anlayabilirler, fakat görüş ve rivâyetleri tercih edemezler.”[1]

İran’da siyasi piramidin görünüşte iki farklı yüzü vardır. Bu ikilik zaman zaman bir prizmada yansıyarak çoğalan  Janus’un yüzünü andırmaktadır. İmam Humeyni’nin rakiplerini ustaca tasfiye etmesinin ardından detaylarını belirlediği Velayet i- fakih ideolojisi, siyasi piramidi bir kaç asır geriye götürerek ortaçağda olduğu gibi yasama, yürütme ve yargılama erklerinin  tümüyle tek kişinin kontrolüne bırakmaktadır.[2] Şah karşıtı muhalefetin üç güç odağından biri olan Humeyni zaman içerisinde rakiplerini halk arasında yaygın bir gücü olan mollalar aracılığıyla tasfiye etmeyi başardı ve ülkede tüm siyasi gücü ele geçirdi. Şah karşıtı liberal ve sol güçlerin aralarında anlaşmazlığa düşmelerini fırsat bilen  Humeyni tartışmasız dini ve siyasi lider olarak istediği örgütlenmeyi biraz da şansı yaver gittiği için gerçekleştirebildi.[3]

 

İran Devlet Yapısı İran DiniYapı Türkiye Cumhuriyeti
Velayeti Fakih[4]  Mercii Taklit  Karşılığı yok
Koruyucular Konseyi  Ayetullahı Uzma  Anayasa Mahkemesi
Anayasayı Koruma Konseyi[5]– Uzmanlar Meclisi [6]  Ayetullah  Danıştay
Meclis[7]– Hükümet –Yüksek Mahkeme  Hüccetül İslam  TBMM Yargıtay
Ordu – Devrim Muhafızları[8] Müçtehit  Hükümet ve bakanlıklar
Bürokratlar Molla – Talebe  Bürokratlar
Halk Halk Halk

 Şii (Şia) Fırkasının Oluşumu

İslam dünayasında  mezhepleşme bir kaç açıdan incelenebilir. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelik makamı ihsas edilmiştir. Haşimoğullarının soyundan gelenlerin ancak halife olabileceği inancı İslamda siyasi kutuplaşmayı meydana getiren ana unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Şia fırkası ilk halifenin Ebubekir değil, Ali Talip olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Halifelik makamı, hem dini  hem de siyasi anlamda Arap yarımadasında yeni bir siyasi yapılanmayı beraberinde getirmiştir. Şehirlerin emirleri o şehrin ileri gelen aileleri (Kabile ve aşiret liderleri) tarafından seçilmekteydi.[9] Emirlerin bi’at edecekleri halifenin seçilmesiyle de siyasi yapılanma tamamlanıyordu.

 

Kerbela olayı olarak bilinen Hz. Muhammed’in soyundan gelen torunu Hüseyin ve ailesinin katledilmesi  İslam dünyasında tamiri mümkün olmayan bir  yara açmıştır. Şia fırkasının Sünni fırkasından ayrılış temelinde gerek itikadi, gerekse de siyasi ayrışmanın başladığı dönem de bu dönemdir. Şia ya da Şii kelime anlamı olarak, taraftar, yandaş, uyan anlamlarını taşır. Ali taraftarları olarak da söylenmektedir. Emeviler dönemi olarak adlandırılan dönemde saltanata dönüşen Halifelik makamı için Araplık, Arap soyundan olma esası Haşimoğulları soyundan gelen Ehl-i Beyt taraftarları tarafından kabul edilmemiştir.

Ehl-i Beyt anlayışının giderek güçlendiği Emeviler döneminden sonra halifeliğin Abbasilere geçişiyle gerilim artmış, siyasi suikastler ve cinayetler birbirini izlemiştir. Eba Müslim ve Eba Seleme’nin öldürülmelerinden sonra Şia fırkası halifelerin ancak Fatımilerin soyundan gelenlerden seçilebileceğini ileri sürerek ayrılığı kesinleştirmişlerdir. 700 ‘lü yıllardan sonra İslamda mehepleşmenin itikadi ve siyasi parçalanması giderek hızlanmış Şia fırkası içinde de bölünmeler olmuştur. İmamiye, İsmaililik, Zeydiyye, Nusayri ve Dürzi, Bahaii,vb. gibi kollara ayrılan Şia fırkalarını takip eden Sünni fırkaları da Hanefi, Şafi, Hambeli, Vahabi, vb gibi fırkalara ayrılmış ve geçmiş bin yılda gelişmelerini bu dallar üzerinden yapmışlardır.

Şia fırkasında görüş ayrılıkları

İslamda hilafet üzerinde yapılan mücadeleler siyasi amaçlı olmasına karşın, inanç bağlamında kanıtlarla da desteklenmiştir. Şia fırkası arasında görüş ayrılıklarının temelinde de yine iktidar mücadeleri görülmüştür. İmam Humeyni, Velayet-i Fakih düşüncesini ortaya attıktan sonra değişik yönlerden tepkiler almış, Irak’ın Şii lideri Merci-i Taklid olan Ayetullah Ali el-Sistani tarafından desteklenmemiştir.

“İmamiyye’ye göre, imamların sayısı on ikidir.

Ali b. Ebi Talib,

  1. Hasan b.Ali,
  2. Hüseyin b. Ali,
  3. Ali Zeynelabidin,
  4. Muhammed Bakır,
  5. Cafer es-Sadık,
  6. Musa el-Kazım,
  7. Ali er-Rıza,
  8. Muhammed Cevad,
  9. Ali el- Hadi,
  10. Hasan el- Askeri
  11. Muhammed el Mehdi

12. İmam olan Muhammed Mehdi, 255/869 tarihinde doğmuş, 260/873’de öldürülme korkusundan Küçük Gizlilik (Gaybet-i Suğra) dönemine girmiştir. Bu dönem 328/940 tarihine kadar devam etmiştir. Bu zaman diliminde, İmam ile ona uyanlar arasında, dört sefir iletişimi sağlamıştır. 328/940 tarihinden itibaren Büyük Gizlilik (Gaybet-i Kübra) dönemi başlamıştır. İmamiyye anlayışına göre 12. İmam halen sağdır ve günü geldiği zaman tekrar taraftarlarına dönecektir.

İmamiyye fırkasının itikadi temelleri beş ana başlıkta toplanmaktadır:

“Tevhid: İmamiyye’ye göre Tevhid, Allah’ın zat, sıfat ve fiil bakımından birlenmesi

demektir. Allah’ın sıfatlarızatının aynıdır. Kur’an mahlûktur. Allah, ahrette kesinlikle

görülmeyecektir.

Nübüvvet: Allah’ın insanlar arasından seçmiş olduğu bazı kullarınıelçi olarak

görevlendirmesi ve onlara vahiy göndermesidir.

İmamet: İmamiyye, imametin “Usulu’d Din”den olduğunu, imanın ona inanmakla

tamamlanacağınıileri sürer. İmamet, nass ve tayin yoluyla olur. Hz. Peygamber, Allah’tan

aldığıemirle, Gadir Hum’da, Hz. Ali’nin imametini ilan etmiştir

Mead: Bu, öldükten sonra dirilmenin ve ahiret hayatının gerçekleşeceğine olan inançtır.

Adalet: Allah’ın adil olduğuna, insanların da iradesinde ve fiillerinde hür olduğuna

İnanmaktı” [10]

Safevi Devleti

Bütün bu itikadi farklılıklara rağmen Şia fırkasının İran’da gelişmesi Safevi hanedanlığı sırasında meydana gelmiştir. On beşinci asırda Safevi hanedanlığı İran’da devlet ve ruhban sınıfı aynı çatı altında örgütlemiştir. Şia dini inanışı, imparatorluğun değişik etnik gruplarını birleştiren bir tutkal olmuştur. Nitekim dinin esas itibariyle toplumda bu birleştirici rolü üstlenmesi sadece Şia inanışı için geçerli değildir. Her inanışın sistemleşmesi ve giderek bir devlet dini sıfatına kavuşması aşamasında,din adamları  belirli bir rol üstlenir; dinin ana işlevinin toplumla devletin arasındaki iletişimi sağlamak olduğunu ileri süren sosyologların sayısı da az değildir.

Safevi devletinin oluşumu, İslam’a yaklaşımı İran’da Sünni fırkadan Şia fırkasına dönüşümü kurgulaması açısından son derece ilginç sonuçlara ulaşılabilir. İran Safevi devletinin derinlemesine araştırılmasında Batılı oryantalistlerin çabaları inkar edilemez. [11] Erdebil tekkesinin kuruluşu, Sünni bir çizgiden hızla Şii militarist bir çizgiye gelerek  iki yüz elli  yıllık bir hanedanlığa dönüşünün hikayesi günümüz İran yönetimini anlamamızda önemli bir rol oynayacaktır.

İran’ın günümüzdeki dış politikasını kavramak için tarihindeki en önemli dönem olan Safevi dönemini incelemek gerekir: Safevi Devleti,  1501-1736 yılları arasında çok geniş bir coğrafyaya yayılan bir imparatorluktur. Safeviliğin resmi dinini Şii olarak açıklamasıyla İslam dünyasında bir “Neshep”[12] tartışması başlamıştır. Bazı araştırmacılara göre[13] Savefi Devleti’nin Ehl-i Beyt aidiyeti, yani neshep iddiası tamamiyle siyasi olup gerçekle bir alakası yoktur. İran’da bulunan etnik grupların   çoğunluğunu teşkil eden Pers, Kürt ve Türk ırklarının Araplarla kan bağı tartışmalıdır. Sünni bir halkın iki asırda Şii fırkasına dönüştürülmesi ise ayrı bir sosyolojik araştırma konusudur.

Safevi devlet yapısının Şii inançla kaynaşmasının somut belirtileri ne olmuştur? Devlet yapısı nasıl bir değişikliğe uğramıştır. Siyasi otorite neye göre belirlenmiştir? İşte bu soruların cevapları bize günümüz İran devlet işleyişi konusunda ipuçları verebilir.[14] Akademisyen Zülfiye Veliyeva, doktora tezinde Safevi Develeti’nin kuruluşu ve menşei konusunda bir kaç görüşe kanıtlarıyla yer  vermektedir. Burada en önemli bağlantı, daha önce de değindiğimiz gibi İslam aleminde çok tartışılan, neshep konusudur. Şah İsmail’in ulu dedesi Firûzşah Zerrinkülah’ın Erdebali’ye nasıl ve nereden göç ettiği belirli kaynaklarda belirtilmiştir. Bu kaynaklara göre seyyidlik, Ehl-i Beyt  aidiyeti bu vasıta ile Erdebali tekkesine girmiş olmaktadır. Safevi tarihçilerin Şah İsmail’in neshepini Ali Talip’e kadar götürmelerinin ne denli gerçeklerle bağdaştığı tartışma konusudur. Her iki görüş de belirli kanıtlar ileri sürerek ispat yoluna gitmeye çalışmışlardır. Burada görülen yine “Sünni- Şii” görüş ayrılığı paraleliği göstermektedir.  Öte yandan on altıncı asırda ortaya çıkan Safevi Devleti’nin Şii mehebini ayrı bir din olarak empoze ettiği ve kabul ettirdiği de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Zaten din tarihçilerinin analizlerinde yer verdikleri “ortadoksi- heterodoksi” ya da devlet dini- halk dini ikilemesinin ve toplumsal dinamiklerini göz önünde bulundurmakta sonsuz fayda vardır. Kültürel anlamda halk inanışları, halk dini adı verilen sistematik içerisinde bir güç odağının (Şah, kıral) yardımıyla kurumsallaşmaktadır. Dini hiyerarşigiderek halkı belirli normlara zorlamaktadır. Bu nokrtadan bakıldığında Sünni paradigması kendi karşıtı olan heterodoksi devrimci hareketi Şii akımını doğurmuş olmaktadır. Şah İsmail devletin dini olarak Şii mezhebini öne sürerek geçmişle yani Sünni akımla arasına bir çizgi çekmiştir. Sünni İran’ın mezhepsel dönüşümünü  Irak ve Arabistan ‘dan gelen Şii din alimleri gerçekleştirmiştir. Bu alimlerin de neshep ve İmamiye konusunu ele aldıkları anlaşılmaktadır.

Safevilerin etnik aidiyetlerinin bu denli sorgulanması ne anlama gelmektedir? İmparatorlukların tek bir ırktan oluşmadığı bilinen bir gerçek iken[15] ısrarla bu “ırk” aidiyeti üzerinde durulmasının nedeni üzerinde de durmak gerekir. Erdebil şeyhlerinin Fars mı yoksa Türk mü olduğunun önemi var mıdır? Yoksa Arap kökenli olmaları daha mı önemlidir? Kanımca Arap kökenli olmaları daha önemlidir. Şii fırkasının seyidlik, Ehl-i Beyt savının dayandırıldığı önemli bir kanıt varsa, bu İran’ın Arap işgali yaşadığı  dönem içinde (7-14. Yüzyıl) meydana gelmiş bir olaya dayandırılmalıdır.

Safevi tarikatinin Hurufilikle olan bağlantısı da önemlidir. Safeviyye tarikatine mensup şeyhlerin Şeyh Safi, Şeyh Sadrettin ve Kasım Envar’ın Hurufi olduğu bilinmektedir.[16]

( Devam Edecek)

[2] İran ve Dış Politika: s.87

  • [3] Şah’ın sıkıyönetim ilan etmesi, devrimi hızlandıran en önemli kilometre taşı oldu. Kısa süre sonra da Şah ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Silahlı Kuvvetler kışlalarına çekildiğinde ülkedeki en güçlü disiplinli organize silahlı birlik olarak Mücahidin sokaklara egemen oldu. 1978-79 döneminde Mücahidin’in popülaritesi doruğa ulaştı. Mücahidin lideri Mesut Recavi de sadece bir örgüt lideri olarak değil, potansiyel bir cumhurbaşkanı olarak sivrildi. Buna rağmen, ülkede karizmasıyla ve kitleleri tek bir mesajıyla sokağa dökebilme gücüne sahip olan Humeyni en etkin kişi göünümündeydi. Öte yandan, Humeyni’nin disiplinli-eğitimli bir örgütü ve güncel olayların halkta yarattığı heyecanı kullanabilmekten başka silahı da yoktu. Buna rağmen sol örgütler, Humeyni’ye karşı bir tasfiye hareketine girmekten çekindiler. Öte yandan, Humeyni’nin düşündüğü velayet-i fakih kurumunu merkez alan İslam devleti anlayışına karşı ülkede üç önemli muhalefet odağı belirmişti: Ayetullah Şeriatmedari yanlıları, Ulusal Cephe sempatizanları, sol örgütler. Humeyni, bu üçlü muhalefeti tafiye edebilecek ve doğrudan kendisinden emir alacak paramiliter güçleri organize etmek için zamana ihtiyacı vardı. Sonradan “Devrim Muhafızları” adını alacak bu paramiliter komiteler örgütlenirken, rakip gruplar seyirci kaldı. Mücahidin’in de dahil olduğu ama Tudeh’in istisna teşkil ettiği sol örgütler, Ulusal Cephe’yi ve onun Cumhurbaşkanı adayı Ben-i Sadr’ı desteklemeye karar verdiler. Böylece ülkede bir tarafta Ben-i Sadr’ın, diğer tarafta Humeyni’nin başını çektiği adı konmamış bir mücadele başladı. Ordu da Ben-i Sadr’ın yanındaydı. Bu ortamda Humeyni’nin bir darbeyle devrilmesinin koşulları yaratılmıştı. Ama, tam bu sırada başlayan Irak savaşı nedeniyle, Ben-i Sadr bu planı uygulamayı istemedi. Ordu da savaşa kanalize olduktan sonra, Tahran ve Tebriz’de Humeyni’nin karşı saldırısı başladı. Mücahidin yasadışı ilan edildi ve kısa süren bir sokak savaşının ardından Mücahidin’in elindeki mahalleler, Humeyni yanlılarının eline geçti. Aynı akibet Şeriatmedari yanlılarının da başına geldi. Ardından da Ben-i Sadr ülkeden kaçmak zorunda kaldı.( Atay Akdevelioğlu, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2008 s:90)

 

[4] Fakih, Mehdi’nin naibidir ve ömür boyu görevde kalır. Tüm siyasal kurumların tepesinde yer alan velayet-i fakih kurumu, her türlü kararda kesin biçimde ve tartışmasız son sözü söyleyebilme yetkisiyle, 1979 öncesi Pehlevi rejiminden de otoriter biçimde bir tek adam rejiminin ifadesidir. Kendisinden sonra gelecek olanı seçme yetkisine sahip değildir.

[5] Anayasayı Koruma Konseyi altı müçtehit ve altı hukukçudan oluşur. Meclis’in çıkardığı yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetler.

[6] Uzmanlar Meclisi ise Velayet-i Fakihi seçmek başta olmak üzere seçimlerle ilgili önemli yetkilere sahiptir

[7] Yasama organı dört yılda bir doğrudan seçimle yenilenen ve 270 üyesi bulunan Meclis’tir. Yürütmenin  başında ise Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu yer alır. Bakanlar Kurulunun başkanı Cumhurbaşkanıdır,

[8] Devrim Muhafızları sayıca ordunun yarı gücündedir fakat, doğrudan Velayet-i fakih’e bağlıdır. Yoğun bir ideolojik eğitimden geçirilen muhafızlar İslam devrimini korumakla ve kollamakla görevlidir.

[9] Nevzat Aydın, İran’ın Orta Doğu  politikasında Şii Mezhebinin Etkisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü, Yüksek Lisans Tezi, Trabzon,2007

[10] Nevzat Aydın ( s.12)

[11] Edward G. Browne, V. Minovrsky, Roger Savory

[12] Nesep sözlükte; soy, hısımlık, bir kimsenin kan bağı olan kişilerle soy bağlantısı demektir. Bir fıkıh terimi olarak, çocuğu ana-babasına ve ailesine bağlayan kan ve soy bağını ifade eder. Şia’da Nesep meselesi Ehl-i Beyt ve seyidlik tartışmasıdır. Bazı tarihçiler Safevi hanedanlığıyla  Şia aynı soydan gelen aile fertlerini birbirine bağlayan önemli bir ortak değerdir.

[13] Nevzat Aydın,(s.46)

[14] Zülfiye Veliyeva, Safevi Devlet Teşkilatı, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstütüsü,2007

[15] Örneğin Roma, Osmanlı, İngiliz, Fransız, Avusturya Macaristan ve Alman İmparatorlukları tarihinin  tek bir ırk üzerinden açıklanması nasıl mümkün değilse, Safevi İmparatorluğunun da Türk, Kürt ya da Pers olup olmadığı bilimsel açıdan çok ilgi çekici bir tema değildir. Bak:  V. V. Barthold, M. S. Ivanov ve I. I. Petrusevski

[16] Hurufi edebiyatçıların eserlerini Tükçe olarak yazmaları da dikkat çekicidir. Nesimi’nin şiirleri burada belirtilmelidir.

İran Dosyası (3)

Post navigation