İran ve “Velayet-i Fakih” İdeolojisi[1]

İran’n nükleer programı yeniden dünya medyasının gündeminde. Raporda eleştirilen yönler var. Programın yeterince tatmin edici olmadığına vurgu yapılıyor.[2] Programın Batılı ülkeleri ve İsrail’i ciddi anlamda tedirgin ettiği söylenebilir. Bu tedirginliğin nedeni de oldukça sık aralıklarla İranlı yetkililerin tehditler savurmasından kaynaklanıyor. Elinde atom silahları olan İran’ın tehditlerin ölçüsünü nerelere vardıracağı konusunda endişeler var.  1979 yılında kurulan İslam Cumhuriyeti yıllardır din, devlet ve uluslararası kurumlarla  arasındaki hassas dengeyi sağlamaya çalışıyor ama, bunda pek de başarılı olduğu söylenemez.

 İç politikada puan toplayan ama, sürekli dışgüçleri ve işbirlikçilerini suçlayan, ötekini şeytanlıkla ve din dışı olmakla itham eden klasik bin yıllık siyasi söylemini sürdürüyor. Atom Enerjisi Komisyonu’na “ takiyye “ yaparak beyan edilen 9 ayrı bölgede kurulan 15 atom santralının aysbergin görünen yüzü olduğu söylentisi de oldukça yaygın. Giderek kısa süre içerisinde atom silahları yapabilecek kapasiteye ulaşacağı zaman yaklaşıyor. Bir yanda diplomasi sürerken öte yanda hızlı bir ilerleme söz konusu. İran siyaset güç piramidinin  temelini teşkil eden, İmam Humeyni tarafından kurumsallaştırılan “Velayet-i Fakih” kurumu ve   “Saklanan İmam Mehdi” inancı sadece İran’ın siyasi coğrafyasıyla sınırlı değil. Tüm dünyadaki Müslümanları ve oturdukları coğrafyayı kapsayan bir inanç olması nedeniyle atom enerjisini kontrol edebilecek duruma gelecek olan İran’ın Güneyde Lübnan, Suriye, Irak, Doğuda  Afganistan ve Pakistan bölgelerinde de etkili politikalar geliştirebileceği üzerinde duruluyor. Abd’nin ya da İsrail’in zamanı geldiğinde İran’ın nükleer kapasitesini nötralize edecek bir formül geliştireceğine kesin gözle bakılabilir. İranlıları “tedip” etme yönteminin  silahlı güç mü, yoksa kadife eldiven içinde çelik diplomasi mi olduğunu tahmin etmek güç değil.

İslamda din ve devlet ilişkisinin binlerce yıllık bir geçmişi olması ve  mezhepler arası farklılık göstermesi itibariyle de  tartışmalı bir konudur. Devlet  kavramının bulunmadığı bir zamanda ve coğrafyada ortaya çıkan İslam dini, olmayan   devleti de kurmak zorunda kalmıştır.[3] Ruhani lider aynı zamanda devlet başkanlığı görevini de yürütmüştür. Din ve devlet birlikteliği dört halife döneminde de sürmüş, Pers/Sasani devlet geleneklerinden de istifade etmiştir. İran’da “Fakih” geleneği de bu dönemde oluşmuştur. “Mevali”[4] halk arasından seçilen fakihler bulunması da Pers kültürünün İslam kültürüyle zaman içerisinde giderek kaynaştığının bir göstergesidir.

Devlet başkanlığı gücünü elinde bulunduran “Halifeler” dönemi, Kerbela olayıyla sona ermiş saltanat sistemine geçilmiştir.  Müslümanlar arasında derin siyasi uçurumlar açan bu iktidar mücadelesi hiç şüphesiz fakih anlayışını da en azından Şia cephesinde somutlaştırmıştır. İmamiye okulunun  temel postülatı  olan, kaybolan mehdi  bir gün ortaya çıkacak olan on ikinci İmam Mehdi inanışı ile de bağlantılıdır. Mehdi inanışının ise  İslamiyetin İran’da yayıldığı yıllarda (M.S. 661-1200 ) halkın dini olan Zerdüşilik inancıyla da sekretize olduğu anlaşılmaktadır. Zerdüşt inancına göre on iki bin yıllık dönemin sonunda, Mehdi  yani kurtarıcı “Sauşyant’ın son bin yılda ortaya çıkarak tüm kötülüklerin anası Ehrimen’i mağlup edecektir. Bu inanışın Son İmam Mehdi inanışıyla benzerliği hiç de tesadüfi değildir. İmam Mehdi kaybolmuştur ve bir gün ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkana kadar devleti yönetecek bir “fakih”e ihtiyaç vardır.

 İmam Mehdi kayıp bulunduğu müddetçe İran İslam Cumhuriyeti’nde devlet ve ümmetin yönetimi, halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği âdil, takvâ sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe (müctehid derecesindeki hukuk âlimine) ait olacaktır.”  İran Anayasası’nın beşinci maddesi

“Arap baharı” adı siyasi halk hareketleri giderek Orta Doğu coğrafyasına yayılırken, diktatörlerin çöküşünü ve  yeni siyasi aktörlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu siyasi aktörlerin ortaya çıkışı esasında 1979 yılında İran’da gerçekleşen “İslam Devrimi” ile de alakalandırılabilir. İran Velayet-i Fakih rejiminin , tüm Müslümanlara yönelik politikalarıyla bölgede en az diğer aktörler kadar etkili olduğu da pek ala söylenebilir.

 Günümüz İran rejimi  hiç de dışarıdan görüldüğü, algılandığı gibi değildir. Siyasi sistem, Velayet-i Fakih esasına  göre kurulmuştur. Siyasi otorite dini lidere bırakılmıştır. Bu anlayışa göre , dini lider, “Veli-i Fakih”  tüm dünya Müslümanlarına idarecilik hakkına sahip olup, bütün siyasi, sosyal, ekonomik işlere müdahale edebilir ve onları yönlendirebilir.

 İşte bu inanışa göre düşünüldüğünde ülkelerin hukuki sınırları anlamsızlaşıyor. Türkiye, Lübnan, Arap Yarımadası, Suriye, Mısır, Libya, Tunus, fas, Cezayir, vb. ülkelerdeki   Müslümanların İran’a   Ayetullah Ali Hamaney’e bi’at  etmesi bekleniyor.

İran’da devlet yapısı İslami ve Cumhuriyetçi olmak üzere ikili bir meşruiyet sistemi üzerine kurulu. Veli-i Fakih  yasama, yürütme ve yargıyı kontrol ediyor. Rejimin temel yönelimleri, anayasal kurumların işleyişi, ordu, güvenlik kuvvetleri ve adalet mekanizması doğrudan dini liderin kontrolüne bırakılmış durumda.

Ortadoğu’nun bir diğer gerçeği de bu coğrafyanın yüzlerce yıldır dünyanın en baskıcı ve çağdışı yönetimleriyle idare edilmesidir.  Hiç kuşkusuz Ortadoğuda Arap Milliyetçiliği artık siyasi temelini yitirmiştir. Irk temelli siyasetin yerine  “Siyasal islam”  temelli hareketler etkili olmaya başlamıştır. “Müslüman Kardeşler”, “Hizbullah”, “Hammas”, vb. gibi din temelli siyasi akımlar revaçtadır. Tunus’un Burgiba ile başlayan “laik” temelli batı yanlısı rejimi dikta rejimine dönüşmüştür. İslami akımlar gelişmek için siyasi destek bulamamışlardır.

Tunus devlet başkanı Zeynel Abidin’in demir yumrukla idare ettiği halk, yirmi üç yıl sonra artık kendini sokak ortasında yakmaktan başka çare bulamadı, ardından gelen yasemin rüzgârına karşı duramayan baskı rejimleri  çöktü. Bir başka diktatörlük olan Mısır’da  Hüsnü Mubarek ’ ve ailesi yargılanıyor. Diktatörlerin başına gelebilecek en korkunç olay Muammer kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesiydi. Sırada kim var?  Suriye,  Ürdün, Fas, Cezayir, Sudi Arabistan, Körfez Ülkeleri ve tüm diğer diktatörlükleri de aynı akibet mi bekliyor?  Bu yeni ” Siyasi islam” hareketi İran’ın ihraç ettiği bir ideoloji mi, yoksa daha farklı gündemi olan süper güçlerin bölgede denedikleri bir toplum mühendisliği olayı mı?

İki dünya arasındaki fark giderek açılıyor. Ortaçağın fanatizminden bilimin desteğiyle çıkan batı, hızla ilerlerken Müslüman dünya giderek kendi ortaçağına giriyor. Ne zaman oradan çıkacağı da bilinmiyor. Hıristiyan dünyasının dört yüz yılda hesaplaştığı fanatizmle İslam dünyası daha hesaplaşmaya başlamadı bile. 1979 yılında İran’da başlayan siyasal İslam  giderek civar ülkelere sirayet ediyor.

(Devam Edecek) 


[1] Bu makaleyi yazarken yararlandığım kaynaklar:

  • The Crucible of Radical Islam: Iran’s Leaders and Strategic Culture ,Gregory F. Giles
  • POLITICS IN POST-REVOLUTIONARY IRAN: INTRA-ELITE,STRUGGLE SINCE 1990s,Yüksel Kamacı, Yüksek lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, 2011
  • İran’da Milliyetçilik ve bölgeye yansımaları, Yalçın Sarıkaya, Doktora Tezi, Ankara GaziÜniversitesi, Ankara,2007
  • İRAN’DA MİLLİ KİMLİK İNŞASI, Lotfali Khoshbakht, Yüksek Lisans tezi, Hacettepe Üniversitesi,
  •  İSLAM’DA DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞI VE İRAN ÖRNEĞİ, Atay Akdevelioğlu, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2008
  • The Hibbert Lectures on Early Zoroas-trianism (London, 1913)
  • SOME RECENT STUDIES ON THE IRANIAN RELIGIONS, LOUIS H. GRAY,  The Harvard Theological Review, Vol. 15, No. 1 (Jan., 1922), pp. 87-95
  • İslam ve Modernite, Amer Shatara, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2007
  • İRAN’DA AYDINLANMA ve DEVRİM:SOSYO-POLİTİK ve KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM, Amir Ahmad FEKRİ, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2007

 

 

 

[3] Atay Akdevelioğlu, s.21,

[4] Arap olmayan Müslümanlar

İran Dosyası (1)

Post navigation