“Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in ve çoğu Ehl-i Beyt mensubu 70’den fazla insanın siyasi ihtiraslar uğruna Kerbela’da şehit edilmesi nedeniyle Müslümanların ortak hafızasında büyük bir acının tarihidir.”

 T.C. Diyanet İşleri Başkanı  Mehmet Görmez

Âşura

Arapça “aşara” on, “taşara” dokuz demektir. Âşura kelimesi de Muharrem ayının onunu tasfir  etmesi gerekçesiyle Tükçeye  “Aşure” olarak girmiştir. Özel bir tatlının adı olarak bilinmektedir.

“Muharrem[2] kelimesi de yine Arapçadan gelen bir kavram olarak Tükçeye girmiştir. Sözlük anlamı olarak: “haram kılınan, yasaklanan; kutsal olan, saygı duyulan” demektir. Mekke’de “Cahiliye dönemi”nde  “Haram Aylar”dan biri olarak kabul edilen Muharrem ayı, savaşılmayan kutsal aylardan biri olarak bilinmekteydi.

Kimi araştırmacılara göre Âsûrâ Günü , Yahudi geleneklerine göre Musa ve kavminin, Firavun’un zulmünden kurtulduğu ve  oruç tutmakla mükellef olunduğu bir gündür. Bazı Araştırmacılara göre kutsal ay olarak kabul edilen Muharrem ayında aşağıdaki olayların meydana geldiği varsayılmaktadır.

  1.  Âdem Peygamber ’in tövbesinin kabul edilmesi,
  2. Nuh Peygamber ’in gemisinin tufandan kurtulması,
  3.  Yunus Peygamber’in balığın karnından çıkması,
  4. İbrahim Peygamber’in, Nemrut’un hazırlattığı ateşte yanmaması,
  5.  İdris Peygamber’in diri olarak göğe çıkarılması,
  6. Yakup  Peygamber ’in oğlu Yusuf’a kavusması,
  7. Eyüp Peygamber’in  hastalıktan kurtulması,
  8.  Musa Peygamber’in Kızıldeniz’i  asasıyla yararak geçmesi,
  9. İsa Peygamber’in doğum günü,

Bu kutsal günleri çoğaltmak mümkündür. Muharrem ayına atfedilen kutsallık bazı inanç sistemlerinde özel kutlamalarla, farklı ritüellerle de irtibatlandırılarak günlük yaşamın akışında farklılık yaratacak bir konuma erişmiştir. Örneğin Metin And’ın bazı çalışmalarında da etraflıca değindiği ritüeller ve değer yargıları karşımıza çıkmaktadır.

Bektâsîler, Alevîler, Kızılbaslar vb. kesimlerde Muharrem’in ilk on günü ve gecesinde su içilmez, tıras olunmaz, çamasır degistirilmez ve yıkanmaz/yıkanılmaz,aynaya bakılmaz, bir sey koklanmaz, sarkı söylenmez, çalgı çalınmaz, dans edilmez,gülünüp eglenilmez, dügün gibi toplantılara gidilmez, canlılar –böcek bile- öldürülmez,cinsel iliski olmaz, tütün içilmez, Ayn-ı Cem yapılmaz, zinet esyası takılmaz. Bu süre zarfında bir mâtem içerisine girilir. On iki İmam için on iki gün oruç tutulur.”[3]

 Bu  inanca göre ibadet edenlerin uymaları gereken kurallar bütününü  özetleyen Metin And günümüzde giderek önemi artan bir Alevi Bektaşi geleneğini tasfir etmektedir.

İslami Yılbaşı

Muharrem ayı aynı zamanda İslami yılbaşı olarak da kabul edilmektedir. Her inanış sisteminde özel günler vardır. İslam inanışına göre Muharrem ayı kutsal bir aydır. Bu ayla ve özel günlerle alakalı Kur’an’da ayetler mevcuttur.

“Doğrusu ayların sayısı Allah yanında on iki aydır. Gökleri, yeri yarattığı günkü Allah yazısında, bunlardan dördü haram olanlardır. Bu, işte en payidar, en doğru dindir; onun için bunlar hakkında kendini,ze zulmetmeyin de müşrikler sizinle topluca savaştıkları gibi, siz de onlara topluca savaşın ve bilin ki, Allah korunanlarla beraberdir.”

 Tevbe Suresi, 2-36 Kur’an –ı Kerim’in yüce meali, Elmalılı m. Hamdi Yazır, s.109

 Kerbelâ

Muharrem ayının İslam dininde en büyük ayrılığın tohumlarının atıldığı bir ay olmasını da unutmamak gerekir. Haram aylardan kabul edilen bir ayda meydana gelen ve bir katliamla sonuçlanan saldırı islam dininde tamiri mümkün olmayan bir çatlak meydana getirmiştir. Bu olayı  Prof. Dr. B. T.Menemencioğlu’ndan[4] okuyalım.

 “Hicri takvime göre, Muharrem ayı Bektasiler ve Aleviler için özel bir önem tasır. Muharrem ayını bu denli özel kılan, Bektasi ve Alevi dünyası için yine çok özel olan, “Kerbela” olayının bu ay içinde meydana gelmis olmasıdır. Her yıl “Kerbela” olayının yıldönümüne denk gelen dönemde, özel törenler uygulanır. Türkçe karsılıgı “tasa” anlamına gelen “kerb” sözcügünden hareketle olayın gerçeklestigi yere, “Kerb-ü bela” adı verilmistir. Bagdat’ın 90 km kadar güneybatısındadır. Fırat’a olan uzaklıgı ise 25 km.dir. Kerbela olayı sadece Bektasi ve Alevilerce degil, tüm islam dünyasınca bilinen, anılan ve üzüntü duyulan bir olaydır. Ancak, bu olay, Bektasiler’de ve Aleviler’de çok derin izler bırakmıstır ve bir “ibret olayı” olarak yasantılarında, günümüzde de önemli yer tutmaktadır. Kerbela olayının temelinde iki temel karsıtlıgın savası yatar. Bu karsıtlıklardın biri “iyi”yi, digeri “kötü”yü simgeler. Esit kosullarda bir savas olmadıgı için, diger bir deyisle taraflardan biri, bir anlamda tuzaga düsürüldügü için ise , “mazlum” ile “zalim”in savasıdır ve bir zulmün hikayesidir.”

 Kerbela’da meydana gelen katliamın detaylı bir geçmişi de var. Günümüzde etkisisini sürdüren ve İki akraba ailenin birbiri ile mücadelesinin , bir iktidar mücadelesinin de trajik hikâyesidir bu. [5]

Kerbela olayı, bir çok din tarihçisi tarafından İslam dininde hizipleşmenin, mezhepleşmenin ana nedeni olarak gösterilir. Bu tartışmalarda görüldüğü kadarıyla ”Şia” ve ”Sünni” ve ”Harici” mezhep  ayırımının  ”teolojik” yanından çok siyasi sebep ve sonuçları belirginleşir. Din ve siyaset giderek   ”inanç” ve  esasları, ritüelik aykırılıklar, farklı bakış açıları yerine iktidar ve ”halifelik makamı”  kutuplaşması  büyük bir öneme sahip olur.

Muharrem ayı, günümüzde toplumun Şiî  kesimi tarafından ”Matem” ayı olarak kabul edilir. Bu matem Kerbela’da işlenen cinayetin matemidir. İnananlar bu ayda oruç tutarlar. Muharrem  orucu 12 gün sürer. Muharrem ayının onuncu günü ise âşure kaynatılır ve  matem sona erer. Muharrem Orucu, bir susuzluk orucudur. Kerbela’da Yezid tarafından uzun süre susuz bırakılan ve sonra katledilen Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in ve ailesinin  anısına yas tutulur, su içilmez bir tür empati yapılır. Muharrem ayı ve onu takip eden Sefer ayı boyunca yas tutulur. Caferiler özel olarak ”Taşura” (dokuz)  ve Aşura (on) günlerinde siyahlar giyerek, elleriyle başlarına ve göğüslerine , ellerindeki zincirlerle de sırtlarına  darbeler indirerek yürürler. Bu  yürüyüş Hz. Hüseyin ve ailesinin  çektiği ızdırabı   remzeder.

 Hilâfet Mücadelesi

Hz. Muhammed’in vefatından sonra oluşan idari ve ruhani boşluğu doldurmak amacıyla  ”Halifelik” makamı etrafında ileri gelen kabileler arasında bir iktidar mücadelesi ortaya çıkmıştır.[6] Hz. Muhammed hem devlet başkanı hem de dini lider olarak müstesna bir iktidara sahipti.

Ebubekir’in (632-634) ilk halife seçilmesi konusunda  farklı görüşler mevcuttur. Ali taraftarları Ebubekir’in halife seçilmesini ruhani değil siyasi bir manevra olarak görürler. Esas fikir ayrılığı Kur’an’ın muhtevası üzerinde değil,Hz. Muhammed ile   ”kan bağı ” konusunda ortaya çıkmaktadır. Ali taraftarları ”Ehl-i Beyt” mensubu  olmayan birinin halife seçilemeyeceğini ileri sürerler. Bazı tarihçilere göre Hz. Muhammed sonrası ”Dört Halife Dönemi” olarak bilinen dönemde hilafet mücadelesinin çok kanlı geçtiği anlatılır. Ebubekir’in vefatı etrafında da farklı görüşler vardır. Onun vefatıyla vasiyeti üzre  yerine Ömer(634-644) seçildi.

Ömer’in vefatı üzerine halife olan Osman(644-656), Mısır, Küfe ve Basra’dan gelenler tarafından  Miladi 656 yılında öldürüldü. Onun yerine Ali (656-661) seçildi. Burada seçimlerde belirgin rol oynayan Haşimi, Emevi, gibi kabilelerin ileri gelenleri olduğu söylenir. Ali’nin halifelik dönemi anlaşmazlıkların arttığı, kabileler arasında husumetin çoğaldığı bir dönem oldu.

“Cemel savaşı”, “Sıffin savaşı”, Ali, Ayşe, Muaviye taraftarları arasında binlerce müslümanın öldüğü üzücü olaylardır. Ali’nin bir suikastle öldürülmesi ardından Ali’nin oğlu Hasan, halife ilan edildi. Mısır ve Şam valileri ise Muaviye’ye bia’at edip Hasan’a  itiraz ettiler. Savaş kaçınılmaz olmuştu. Hasan, kan dökülmemesi için   Ehl-i Beht mensuplarının can güvenliği ve hilafet makamının saltanata dönüştürülmemesi  şartlarını ileri sürerek halifelik talebinden vaz geçebileceğini Muaviye’ye bildirdi. Muaviye şartları kabul etti ve halife seçildikten sonra oğlu Yezid’i Halife ilan edeceğini duyurdu. Yezid,  Hasan’ı zehirleyerek öldürmesi için eşi Ca’de yi bir şekilde ikna etti. Sözlü tarihe göre Yezid’in , Ca’deye 10 bin dirhem gümüş, Irak’ta 10 pare köy ve kendisini alacağını vaat ettiği söylenir. Hasan ’ın yüz kadar kadınla evlilik yaptığı ve boşadığı da  rivayetler arasındadır. Karısı Ca’de’nin de cinayet sonrasında Yezid’le buluşmaya gittiği Şam’da Yezid’in babası  Muaviye tarafından oğluna da ihanet eder gerekçesiyle öldürtüldüğü söylenir.

Muaviye dönemi, İslamiyet Tarihi’nin dört halife döneminde başlayan ”hilafet”[7] geleneğinin ”saltanat”[8] haline dönüştüğü ve rekabetin ortadan kaldırılması için, cinayetlerin işlendiği suikastlerin ve toplu katliamların yapıldığı çok kanlı bir dönem olmuştur. Tam anlamıyla siyasetin dinin önüne geçtiği ve bunun kurumsallaştığı bir dönem olmuştur. Yezid babası Muaviye’nin işaret ettiği düşmanları; Ehl-i Beht mensuplarını yani  muhtemel muhalefeti ortadan kaldırmak için kendisine bi’at eden valilere Hüseyin ve tüm Ehl-i Beyt mensuplarının  ortadan kaldırılması talimatını vermiştir. Hüseyin’in medine Valisi aracılığıyla Yezid’e bi’at etmeyeceğini öğrenen Küfe halkının ileri gelenleri ve valisi Müslim, Hüseyin’e mektuplar yollayarak   ısrarla gelip Küfe’ye yerleşmesi için davet ettiler. Hüseyin ailesini toplayarak büyük bir kervanla Medine’den Küfe’ye gitmek üzere hareket etti. Tam o sırada Yezid’e bağlılığıyla bilinen Ubeydullah Küfe valisi Müslim’i bir suikastle öldürerek yerine geçti. Yezid’in bu suikastte parmağı olduğu söylenir. Yezid’in talimatlarınaa göre hareket eden  Küfe valisi Ubeydullah, Rey valisi tayin ettiği kıyıcılığıyla bilinen Ömer’i Hüseyin ve ailesinin kervanına saldırarak aileyi  ortadan kaldırmakla görevlendirdi.[9] Bunu haber alan Hüseyin, bir aylık yolculuktan sonra yaklaştığı  Küfe’[10]ye gitmekten vaz geçerek Mekke’ye gitmek üzere geri döndü.  Kervanda birlikte seyahat ettikleri Iraklı  Küfe’liler ayrılıp kervanı yalnız bıraktılar. Korumasız kalan kervana Rey Valisi Ömer büyük bir ordu ile  saldırdı. Kerbela adı verilen susuz bir bölgede konaklamaya mecbur bırakılan Hüseyin ve ailesi günlerce susuz bırakıldı. Su alabilecekleri kuyulara nöbetçiler diken Ömer, tekrar  Hüseyin’in Yezid’e bi’at etmesini istedi. Hüseyin kabul etmedi. Katliam başladı ve yetmiş Ehl-i Beyt mensubu hunharca katledildi. Başları kesilerek Küfe’ye Ubeydullah’a yollandı. Hüseyin’in yirmi yaşındaki oğlu Zeynel Abidin ve Hüseyin’in haremi zincirlere vurularak Şam’a götürüldü. Muharrem ayının onuncu günü vukubulan bu katliam, tüm islam aleminde büyük bir infial yaratmıştır. Bu nedenle her yıl Muharrem’in onuncu günü matem günü, Aşura Günü,  olarak bilinir.

 

[1] Şii ve Sünni Topluluklarda Muharrem Ayı Etkinlikleri,Nuh Çakır, Yüksek Lisas Tezi, Erzurum 2008

[2] “Muharremü’l-Haram”

[3] Metin And,

[4] Bektasi ve Alevi Geleneklerinde “Muharrem”Prof. Dr. Belkıs (Temren) Menemencioglu

[5] Menemencioğlu

[6] Kerbela Methiyeleri, Bünyamin Çağlayan,Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü, Doktora Tezi, Ankara 1997

[7] “Bir fıkıh terimi olarak hilâfet, İslâm toplumumun ve devletinin başkanlığını ifade etmektedir. Hilâfette:

a) Hâkimiyetin kaynağı Allah’tadır, bunu, -Allah böyle istediği için- ümmet temsil eder ve bir elde toplanması gereken selâhiyetleri seçim ve bey’atla halîfeye devreder, ümmetin denetim selâhiyet ve sorumluluğu devam eder. Halkın hâkimiyeti Allah’tan geldiği ve O’nun rızâ ve irâdesi istikâmetinde kullanılıp temsil edildiği için hilâfet demokrasiden de farklıdır. Demokrasilerde hâkimiyet -teorik olarak- kayıtsız, şartsız halkındır.
b) Halîfe ümmetin rızâsı ile iktidara gelir ve iktidarda kalır.
c) Halîfe olma vasıfları devam ettiği ve görevini uygun bir şekilde yürüttüğü müddetçe iktidarda kalabilir.
d) Teşrî yetkisi Allah’a aittir (Kanun vâzıı Allah Teâlâ’dır). Ümmetin, müctehidlerin ve bunlardan birisi olarak halîfenin yetkisi, araştırma, yorum, ictihad, istişare yoluyla ilâhî kanunu keşfedip ortaya çıkarmak ve uygulamaktır. İlâhî kanunların kaynağı vahiy ve akıldır. Hüküm ve kanun önce açık vahiy ifadelerinde (âyetlerde ve hadîslerde) aranır, burada bulunanlar kanun şekline sokulur ve uygulanır. Meselenin, hâdisenin, konunun özel hükmü vahiy kaynağında yoksa, bu kaynağın genel (çerçeve) hükümlerine bakılır. Burada da aranan bulunamazsa yine -geniş mânâda vahye dayanan- fayda prensibine (akla) başvurulur; akıl, dînin amaçlarını ve bilimi, tecrübeyi, ihtiyacı.. göz önüne alarak en faydalı olan çözümü, uygulamayı keşfeder ve bu kanunlaştırılarak uygulanır. Zamanın ve şartların değişmesi ile fayda ve zarar durumu ve hükmü değişirse kanun da buna göre değiştirilir ve yeni kanun yine ilâhî ve şer’î olur (çünkü uygun metodlarla hep O’nun irâdesi keşfedilmeye çalışılmıştır, O’nun irâdesine uygundur diye benimsenmiştir).
Kazâ ve icrâ yetkileri ümmet adına halîfededir; halîfe bu yetkileri, ümmetin temsilcileri ile danışmalar yaparak Allah’ın irâdesine ve ümmetin menfâatine uygun olarak kullanır, kullandırır.
e) Halîfenin yerine geçecek olanı belirleme selâhiyeti halîfeye değil, ümmete aittir. Halîfe aday gösterebildiği gibi, başkaları da aday gösterebilir. Adayın halîfe olması ümmetin seçip, rızâ gösterip bey’at etmesine bağlıdır. Halîfenin çocuklarının ve yakınlarının, yerine geçme bakımından bir imtiyazları yoktur.
f) Hükümdarlar diledikleri kimselere danışarak veya hiçbir kimseye danışmadan devleti yönettikleri hâlde halîfe ümmete veya onun temsilcilerine -yönetimin amaca uygun olabilmesi için kimlere danışmak gerekiyorsa onlara- danışarak devlet işlerini yürütür.” Kaynak: http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0988.htm

[8] Hilafet şûra esasına dayanır. Yani halife müslümanların istişâresi ve seçimi (bey’at) sonucunda işbaşına gelir. Saltanatta ise buna yer yoktur. Saltanat babadan oğula geçen bir hak olarak kabul edilir.

[9] Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya ve Tevârih-i Hulefa,

[10] Medine Küfe arası 1500 kilometre, Medine Mekke arası 600 kilometredir. Deve kervanları bir günde ancak 40-50 kilometre yol alabiliyorlardı.

Âşura, Muharrem’in 10. Günü [1]

Post navigation