Dünya merkez medyasının bu hafta  yıldızları : Suriye ve Sudan..

“Arap Baharı” adı verilen dalga Tunusdan başlayıp Suriyeye kadar geldi. Bu öylesine güçlü bir dalga ki, önüne kattığı diktatörleri alaşşağı ediyor… Sıra Esad’da… O da Kaddafi’nin yolunu seçti. Dünya siyaseti öylesine sıkıştırıyor ki, yakında Tahran’a kaçmak zorunda kalacak…

Dünyanın en istikrarsız bölgelerinden biri Ortadoğu. Bölgedeki güçlerin gövde gösterisi yaptığı bu sahnede savaşlar hiç  bitmiyor. Lübnan bir askeri garnizona dönüştü; silah tüccarlarının, paralı askerlerin ve radikal kanundışı örgütlerin “cennet”i haline geldi.

Ortadoğuda tüm barış umutları maalesef suya düşmüş durumda. İran, Suriye, Irak üçgeninin bir köşesi belirsizleştirildi. Irak fiilen üçe bölünmüş durumda. Kağıt üzerinde bir cumhuriyet. Yabancı güçlerin işgali altında anlaşılmaz bir siyasi yapıya dönüşen güçler dengesinin ibresi ABD’yi gösteriyor. Irak’ın güneyini kontrol eden güçlerin İran’dan ve Suriye’den destek aldıkları biliniyor. Sürdürülebilir siyasi otorite yokluğunda , Al Kaida , Hizbullah, Hamas  ve diğer  radikal İslami örgütlerin barınağı haline gelen Irak bölge için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır .

 

İsrail ‘in  Lübnan ve Irak siyasetine etkisi küçümsenecek oranda değil. Ülkede savaş durulmuş gibi görünse de  henüz barış sağlanmış değil. Başkanlık seçimi konusunda başka bir kriz daha yaşanması bekleniyor. Hizbullah ‘ın  çabaları sürüyor. İsrail ile Filistinliler arasında Gazze’de, Batı Şeria’da her gün yeni çatışmalar yaşanıyor, binlerce ölüm ve masum kanı akıyor.

Öte yandan Irak ‘da ve tüm bölgede etkinliğini artıran bir İran faktörü var .  İran’ın nükleer programı ile ilgili kriz giderek büyüyor. Ortadoğu’da nükleer silahların yaygınlaşması tehlikesi var.  İran’a karşı olası bir Amerikan askeri harekâtının adım adım yaklaştığını görmek mümkün. Artık ABD tek başına bir askeri harekat yapmak istemiyor. Nato’nun vurucu gücü kullanılacak. Bunun bölge için yarattığı tehlikeler var. Savaş ve barış konusu, Ortadoğu’nun neredeyse değişmeyen gündemi, daha yaygın bir deyimle;  değişmeyen kaderi.

ABD’nin Ortadoğu’da etkinliği İkinci Dünya Savaşı döneminde başladı. 1943’te Başkan Roosevelt, petrol zengini Suudi Arabistan’ın savunulmasının ABD için yaşamsal  önem taşıdığını  açıklamıştı. Bu politika günümüze dek geçerliliğini koruyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, çok zayıflayan İngiltere ve Fransa, Ortadoğu’yu yeni süper güç ve Batı’nın yeni lideri ABD’ye terkettiler. Ortadoğu Soğuk Savaş boyunca iki süper gücün kıyasıya yarıştığı arenalardan biriydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesi uluslararası sistemde köklü değişikliklere neden oldu. İki kutupluluktan tek kutupluluğa geçildi. ABD tek süper güç oldu.

Ortadoğu’da günümüzdeki süreçler bu yeni uluslararası sistem içinde gelişiyor. Bu yeni ortamda önceleri Ortadoğu’da İsrail-Filistin sorununa çözüm bulunabileceği umutları oluşmuştu. 1993’te ABD’nin öncülüğünde Oslo Anlaşmaları imzalandı. Bilindiği gibi bu süreç başarılı olmadı. Başkan Clinton döneminde İsrail-Filistin sorununun çözümü için çok yoğun çabalar harcandı. Sonuç alınamadı.

Başkan Bush, 2001 yılında iktidara geldiği zaman, Bosna, Kosova gibi bölgelerdeki Amerikan askerlerinin sayısını azaltacağını ve ulus inşa etme (nation building) politikalarını desteklemediğini ilan etmişti.

ABD’nin sadece Irak ve Afganistan da 300 bin civarında askeri var. Amerikan askerleri Afganistan’da, Irak’ta ülkelerinden çok uzakta artık hiç bir şekilde izah edilemeyen bir nedenle  savaşıyorlar.  ABD’nin İran’a askeri müdahalesi olasılığının güçlendiğinden  söz ediliyor. ABD, Irak ve Afganistan’da ‘ulus’, “demokrasi” inşa etme çabası içinde. İsrail-Filistin anlaşmazlığında Obama  yönetimi İsrail’in politikalarını tam destekleme noktasına geldi. Lübnan savaşında da aynı tavır  sergilenmişti. 11 Eylül saldırıları sonrasında Bush yönetiminin dünyaya ve Ortadoğu’ya bakışı önemli oranda değişti. ABD yeni bir güvenlik stratejisi oluşturdu.

Teröre karşı savaş (war on terror) başlatıldı. Bu strateji çerçevesinde ABD’nin Ortadoğu’daki faaliyetleri büyük yoğunluk kazandı. ABD eskiden beri bölgedeki enerji kaynakları, bu kaynakların uluslararası pazarlara güven içinde taşınması, İsrail’in güvenliği nedenleriyle Ortadoğu’ya büyük önem veriyordu. 11 Eylül sonrasında buna bölgeden kaynaklandığına inanılan terörle mücadele de eklendi.

Eylül 2002’de açıklanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin dört önemli noktası var:

  1.  Kitle imha silahları geliştirmeye çalışan hasmane tavır içindeki devletlere ve terörist gruplara karşı önleyici askeri operasyonlar yapmak.
  2. ABD’nin dünyadaki askeri üstünlüğünün ne pahasına olursa olsun korunması.
  3. Gerektiği hallerde ABD’nin  yanına müttefikler alması.
  4. Özellikle İslam dünyasında demokrasi ve insan haklarının yayılması için çaba harcamak, parlementer demokrasinin yerleştirilmesi için önlemler almak ..

 

ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesi 2006 yılında yenilendi.  ABD’nin, askeri saldırıya uğramadan, önleyici saldırı yapma hakkı bu belgede de yer alıyor.

Şeytan ekseni içindeki üç ülkeden ikisi Türkiye’nin komşularıdır. ABD’nin şimdiki BM daimi temsilcisi John Bolton, şeytan eksenine üç ülkeyi daha eklemişti. Bunlar Suriye, Libya ve Küba olarak sıralanmıştı. Suriye’nin de listeye eklenmesi ile Türkiye’nin Ortadoğu’daki tüm komşuları ABD’nin hedefi haline geldi. Dünyanın tek süper gücü, üç komşunuzu hedef seçer, rejim değişilikliği peşinde koşarsa, bunun etkilerini hissetmemek mümkün değildir.

Türkiye Dışişleri Bakanı  Suriye’ye bir tür ültümatom verdi.  Eğer sivil halka uygulanan şiddet sona erdirilmezse askeri müdahalenin yapılacağı bilgisi Esad yönetimine bir kaç kanaldan iletildi.

Bekleyip göreceğiz…Çok  yakında, yaz sona ermeden  ortaya net bir resim çıkacaktır …

 

Suriye (2)

Post navigation