Yine “şark” usulü bir kriz yaşanıyor.

Parlementar demokrasi ile yönetilen Türkiye  Cumhuriyeti vatandaşı elli milyon seçmenin sandık başında 550 kişinin devleti idare etmek üzere milletvekili seçilmesi için ter döktüğü 12 Haziran Pazar günü üzerinden tam on iki gün geçmiş.

Nedir Parlementer Demokrasi?

“Parlamenter demokrasi halk tarafından seçilmiş olan ve yönetenler ile yönetilenler arasında detaylı bir ilişki kuran müzakereci bir meclis aracılığıyla faaliyet gösteren demokratik yönetimin bir türüdür. Bu anlamda demokrasi, esas olarak, sorumlu ve temsili bir yönetim anlamına gelmektedir. Bu çerçevede parlamenter demokrasi, elit yönetimine karşı halk katılımını dengeler; hükümet halka karşı değil ama halkın seçtiği temsilcilere karşı doğrudan hesap verir bir konumdadır. Bu tür bir sistemin çekiciliği, temsilcilerin eğitimli olmaları ile müzakere ve tartışma fırsatı bulmaları sayesinde, vatandaşların çıkarlarını onlardan daha iyi tanımlayabileceklerine ilişkin varsayımdan kaynaklanmaktadır. J. S Mill ve Burke’ün dile getirdiği gibi klasik şekliyle parlamenter demokrasi, parlamenterlerin onları seçenler adına kendilerinin düşünüp karar vermesini gerektirir. Bununla beraber modern parti siyaseti, parlamenter demokrasi fikriyle vesayetçi demokrasiyi birleştirmiştir.” Vikipedi

Yüksek Seçim Kurulu görev itibariyle  parlementoya girecek milletvekillerini adaylık ve seçim sürecinde denetleme yetkisine sahip.

Adaylığı onaylanan Hatip Dicle bağımsız olarak katıldığı seçimlerde yeterli oyu (yaklaşık seksen bin) alarak milletvekili olmaya hak kazanıyor. Sözün kısası seksen bin seçmen Hatip Dicle’nin parlementoda kendileri adına hükümeti denetlemesini istiyor…

YSK Hatip Dicle hakkında verilmiş bulunan hukuki bir karar nedeniyle milletvekilliğinin geçerli olmayacağını ileri sürüyor.

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Mithat Sancar Bianet’e yaptığı açıklamada şöyle söylüyor:

“YSK’nın kararı hukuka uygun değil, bu kararla yetkilerini aştı. Çünkü YSK’nın görevi ve yetkisi seçim tamamlanıncaya kadar sürer. Seçimin ardından kararları Meclis verir. Dicle hakkındaki gerekçeli karar okunduğunda da açıklamalarının çelişkili olduğu görülebilir.* Dicle’yle ilgili hukuksal sürecin yorumlanmasında da aşırı yasakçı ve otoriter bir anlayış söz konusudur. Kesinleşen cezasının ardından, önceden fazladan yattığı sürenin mahsup edilmesi kararı da dikkate alınmadı. Bu tavır, demokratik bir hukuk anlayışıyla bağdaşmıyor. Hakimlerin, bunun gibi siyasi faaliyetlerle ilgili davalarda, özgürlükçü davranmaları, demokratik sistemin işleyişine katkı sağlayacak şekilde karar vermeleri beklenir.” Bianet,23 Haziran 2011

Zaman geçiyor. Süreç işliyor. Halk seçtikleri temsilcilerden görev beklerken, kriz patlıyor.

Eğer bu ülkede parlementer demokrasi sistemi geçerli ise parlemento tüm çözümlerin üretildiği yer olmalıdır. YSK ya da HSYK , Yargıtay, Danıştay  gibi siyasileşmiş bürokrasinin ve statükonun hakim olduğu yapıların çözüm üretmek yerine bürokrasi ürettiğini görmemek mümkün değildir.

Hatip Dicle 70’li yıllarda siyasete  İTÜ ‘nde DDKD ‘de başlamış ve Kürt kimliğiyle mücadelesini sürdüren bir Kürt siyasetçisi. Hakkında açılan vatan hainliği davaları da tamamiyle bugün serbestçe konuşulan Kürt açılımının 1993 yılında DEP başkanı iken konuşulamaması yüzünden. “Terör örgütü ile bağlantı ” suçlaması hangi çerçevede ele alınıyorsa alınsın, eğer hatip Dicle’nin eylemi fikri bir mücadele çerçevesi içinde kalıyorsa bu mahkumiyetin meşruluğu tartışılabilir.

Nitekim esas tartışma da budur. Bu ülkede söz ve fikir hürriyeti varsa bunu ilk önce devlet bürokrasisi TSK,HSYK,Danıştay, Yargıtay gibi kurumlar savunmalıdır.

 

 

Hatip Dicle

Post navigation