Orta üst sınıfın[1] yaşamında Pazar sabahlarının en belirgin ritüeli, nerede ve hangi saatte yapılıyorsa, kahvaltıda ve sonrasında okunan günlük gazetelerdir. Bir kaç gazete almak adettendir.

Merkez medya[2] ya ve alt medyaya ait olan gazeteler tercih edilir. Ailecek ekler, sayfalar, gazetele paylaşılır ve okumakla göz gezdirmek arasında bir yerde haber aranır.

Merkez medyanın ağırlıklı ekleri, spor (futbol) ve magazin (kimin eli kimin kalçasında) pek gözdedir. Sayılı bir grup da tarafsız ve gerçek haber arar durur.

Bu Pazar gününe merkez medyaya damgasını vuran haberler:

”Gol son dakikada,İşte yeni Türk Tipi, Ajda’nın sırları, Çek bakana özür diletti,Önce kemanı sonra cesedi bulundu,Erdoğan’ın şöförü de aday,Arınç çok sert çıktı,Ayılmak için nerede çorba içilir,Bir erkekle aldatılan kadın,vb…”

Geçen yıl yapılan RFS[3] basın hürriyeti sıralamasında Türkiye 138. Sırada yer alıyormuş. Bunda gerçek payı ne kadar olabilir? Hangi kriterlere göre bu istatistik bilgi oluşturuluyor diye baktığımızda, sitede oldukça net bilgiler yer alıyor. Ölçümlere ”oto-sansür” dahil edilmemiş. Daha çok yasaların uygulamalarına ve muhataplarına dayandırılarak bakılarak oluşturulan bir endeks. Tutuklama, sansür, yasaklama, katil, vb. gibi vakalar ele alınmış. Bütün bu raporlara kolayca ulaşılabiliyor. Meraklısına.

Aynı konuda bir başka haber ise şöyle:

“Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu’nun 2010 Küresel Bilgi Teknolojileri Raporu’nda yer alan “Basın Özgürlüğü” sıralamasında sadece İran, Libya ve Zimbabwe’yi geçti ve 138 ülke arasında 135’inci oldu. “ AB Haber

Hürriyet ya da “Hür” olmak, yani cumhuriyet döneminde yeni yaratılan söyleyişiyle “Özgürlük” tanımı, felsefenin yüzyıllardır üzerinde en çok tartışılan, kuram üretilen ve uğruna “kurban” verilen konusu olagelmiştir.

Birey, ergenleşme döneminden itibaren kamusal alanda kendisine vaad edilen “Hür Alan” ı elde edememenin ağır hayâl kırıklığını yaşamaya başlar. Giderek kendisine vaad edilen ekonomik refahın ve siyasal hürriyetin “ütopik”, asla ulaşılamayacak bir kaf dağının ardında olduğunu anlayacaktır. Ailesi ve yakın çevresinin uyguladığı baskıdan kurtulmanın tek yolunun çenesini tutmaktan geçtiğini de er ya da geç anlayacaktır. Birey bir “varoluş” sorunsalıyla karşı karşıyadır artık.

J. P. Sartre tüm eserlerinde bu hayâl kırıklığına göndermeler yapar. Modernitenin ana fikri olan , bireyin siyasi hürriyeti, ekonomik refahı ve mutluluğu yükselen ulusalcı ve milliyetçi akımlarla farklı mecralara doğru akmıştır. Voltaire’in hür Fransa’sı artık İspanya’da ve tüm avrupa’da yükselen faşizme sessiz kalmaktadır. İspanyol cumhuriyetçilerin çığlıkları, Yahudi oldukları için kendii ülkelerinden sürülen, işkence gören insanların dramıdır bir yerde anlatılanlar.

Tüm dünyayı bir veba salgını gibi saran milliyetçilik dalgası bireyin varoluşunu süpürür götürür. Demokrasiye inanan Avrupalılar için çok onursuz bir duruş. Uygarlık düzeyi ne kadar ilerlemiş olursa olsun iktidar güçlerinin düşüncelerine aykırı oluşumlara karşı takındığı kıyıcı ve buyurgan tavrın başka türlü bir izahı yoktur. Dinin baskısı altında inleyen Avrupa şimdi de faşizmin tehdidi altındadır.

Kurtuluş savaşından çıkan yeni Türk cumhuriyeti de faşizmin yükseldiği , etnik ve dini ayırımcılığın hakim olduğu baskıların aman vermediği ülkeler arasında yerini alır. Yahudi, Hıristiyan, Rum, Ermeni, Kürt olmak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir birey olmanın ötesine geçer. Yeni cumhuriyetin devleti, insan hakları ve demokratik değer yargılarını bir yana bırakıp faşist bir yapıya dönüşür. Kendi vatandaşına etizet eden kıyıcı bir silah haline gelir. Bireylerin umutlarını yitirdikleri bir döneme girilmiş olur.

Varoluşçu felsefenin ana teması tüm umutlarını yitirmiş olan bireylerlerdir. Varoluşun özden once geldiği vurgulanır. İnsanların artık hür iradeleriyle bir seçim yaptıkları ve bu seçimlerinden dolayı artık sorumlu oldukları da önemli bir katman olarak karşımıza çıkar. Heidegger, bireyin yalnız olduğunu, yalnızlık algısıyla birlikte topluluktan ayrı bir seçim yapma olanağına kavuşacağını söyler. Varoloşun ilk adımını bu şekilde tanımlar.[4] Ona göre varlık ve insan birbirlerinden zorla ayrılmışlardır. Sorunların ana kaynağı da bu kopuştur. Evrende tek varlık “Dasein” dır ve bu kopuşu yalnızca o izah edebilir.

İnsan seçerek toplumdan kopuşu yaşar ve kendisi gibi olmayana dönüşür. Bu kendisi olmayan yani öteki olan bilinç ise cehennemdir.[5] Devletin yarattığı cehennem karşısında seçim hakkı olanlar da vardır, olmayanlar da. Baskı gören birey, “Bu diyarlardan göç edecek “ duruma gelir. Göç sessiz sedasız başlar. Tepkisiz kalan çoğunluk yani merkez, yeni ötekileştirmelere zemin hazırlar.

Öteki olan bireyler mübadele, varlık vergisi ve diğer baskı unsurları karşısında doğdukları toprakları bir daha geri dönmemek üzere terk ederler. Bireyin ötekileşmesi artık gerçekleşmişitir. Düşmanlık tohumları ekilmiştir. Devlet gücünü elinde tutan bürokrat elit, cumhuriyet öncesinde ne yaptıysa, cumhuriyet kurulduktan sonra da aynı yolları dener.

Yığından yani merkezden ayrı düşünceye sahip olanları yok etmek üzere mekanizmalar kurar. İşte merkez medya da bu mekanizmalardan biridir.

[1] Üniversite mezunu,kentli, gelir düzeyi yılda 40 bin TL ve üstünde olan, otomobil ve ev sahibi bireylerden oluşan kesim.
[2] Merkez medya deyimi sanıyorum “popülist”, kitlesel yayın yapan medya organları olarak düşünülüyor. Merkezde olmak, çoğunlukla nüfusun geniş tabanıyla birlikte hareket etmek anlamında kullanılıyor.
[3] http://en.rsf.org/turkey.html

[4] Martin Heidegger, 20. yüzyıl düşüncesine en fazla etkide bulunan felsefecilerden biridir. Hayatı boyunca “Varlık’ın Anlamı Nedir?” sorusuna yanıt aramış, düşüncesini bu soru çerçevesinde yoğunlaştırarak, felsefe tarihini incelemiştir. “Varlık’ın Anlamı Nedir?” sorusuna sistematik bir yanıt verebilmesi onun engin felsefe tarihi bilgisine bağlıdır. Yıllarca Antik Çağ üzerine verdiği ders ve seminerler onun varlık karşısındaki tutumuna yön vermiştir. http://www.felsefe.gen.tr/martin_heidegger_varlik_ve_zaman_anlayisi.asp
[5] Öteki ile benim aramdaki iliski bir çatısmadır. Onunla aramdaki iliski utanç arcılığıyla meydana gelmektedir. Đnsan baskasına benzemekten utanır. Bu anlamda öteki, benim varlığımı benden çalandır. Öteki’nin bakısı bizi bir nesne durumuna düsüren bir bakıstır. O, benim varlığımı benden çalar ve kendi bakısıyla yeniden olusturur. Bu bakıs altında beni donuklastırıp yeniden olusturur. Bu yüzden onun bakısı beni anlamsızlastıran, bir ben ile
öteki arasındaki iletisimi olanaksızlastırandır. Bu yüzden iliskilerin özünde birliktelik değil çatısma vardır. Sartre ve Öteki Kavramı, Sinan Kılıç Doktora tezi.

Pazar Okumaları

Post navigation