Nisan ayı tüm kaprisleriyle bizi bunaltırken eski bir dostu anımsadım.

İskandinavyalı saksafoncu Jan …

İsveç’te yetmişli yıllarda Stockholm, Gamla Stan’da, gerçek Jazz’cıların “emprovizasyon kulübü” “Stampen” de tanışmıştık…

Pazartesi akşamları Stampen’de özel “emprovize night” idi. “Çalgını al gel, biralar bizden!”...Her Pazartesi oraya giderdim.
En kaliteli müzik oradaydı.. En yüksek hoşgörü oradaydı. En akıllı ve kültürlü insanlar oradaydı..En bunalımlı insanlar aradaydı. Bir gecelik arkadaş arayanlar da oradaydı.

Stockholm’de yaşayan her Jazz müzisyeni (kasten jazz yazıyorum) oraya istediği müziği özgür bir ortamda çalmak için gelirdi.
Stockholm’de yaşayan her Jazz-sever de oraya o Pazartesi geceleri “beklenmedik tınılarla dolu ” müziği dinlemek ve bir gecelik bir arkadaş bulmak için giderdi.

Sanırım 1973 yılının kış aylarıydı. Çok yaman bir kış.. Geceleri eksi on beşe yirmiye kadar düşüyordu derece.
Stockholm’ün Güney yakasında Södermalm’da Kosksgatan ‘da geleneksel İskandinav çini sobasıyla (kakelugn) ısınan evimde sobayı yakmış kitap okuyordum. Canım sıkılıyordu ama, soğuk havada dışarı çıkmaya cesaretim yoktu.

Telefon imdadıma yetişti.

Anna…

Üniversiteden sosyal antropoloji sınıfından Oslo’lu arkadaşım. Anna “Mithraizm” üzerine Stockholm Üniversitesinde doktora yapıyordu..Anadolu ve İran’daki eski mabetleri inceliyordu….Gezmediği yer kalmamış kızın.

Birlikte dışarı çıktığımızda orta sınıf statükocu İsveçlilerden söz ediyoruz. Saatlerce konuşuyoruz. Şarap içiyoruz. Garsonlar bizden bıkıyor..
Konuşmak bizi rahatlıyor. Ortak noktalarımız arasında caz müziği dinlemek de var. bana saatlerce tanrı Mithra’yı anlatıyor. Sonunda isyan ediyorum. O zaman dudaklarını büzüp susuyor. Suratını asıyor. Arkadaşız işte. Yalnızlığımızı paylaşıyoruz.

“Gel Stampen’e gidelim” dedi.

“Neresi orası ” diye sordum..

“Aptal. Bilmiyor musun? Caz kulübü. Sen barbar Türk, caz müziğinden ne ne anlarsın ki? ” dedi.
“O zaman İsveçli arkadaşlarını neden çağırmıyorsun? Onlarla git. Sana aradığın kültür şokunu versinler.” dedim.
” Min Idiot , onlar hiç anlamaz zaten. Bana senin gibi ilkel kültürden gelen cahil ve kaba adamlar lazım.
Şakayı bir yana bırak. Buraya mutlaka gelmelisin. Gelmeni istiyorum.” dedi.

O gece soğuk havada Stampen’ e gittik.

Gidiş o gidiş. Muhteşem bir yermiş meğerse.

Sokaktan bir merdivenle aşağıya karanlık bir mahzene iniyorsun.Tıklım tıklım dolu mahzen. Eski bir yeraltı kilisesini (1500 lerde Kalvenistlerin gizli kiliselerinden biriymiş) caz kulübüne dönüştürmüşler. Hem caz severlerin hem de yalnız kalplerin buluşma noktasıymış. Bir gecelik arkadaşlıkların adresiymiş.

“Anna, sen burada mı avlanıyorsun?” diye sordum.
“Evet burada avlanıyorum. Buradan iyisi yoktur. Hiç olmazsa burada tanıştığın insan sorgu sual etmez, bir gecelik aşk işte. Seks daha doğrusu. Herkese lazım. Seninle yatmıyorum. Çünkü arkadaşlığımızın bozulmasını istemiyorum anladın mı?” dedi.

“Evet biliyorum.” dedim.
“Gel seni Jan’la tanıştırayım. Şurada saksafon çalan yakışıklı. Benim eski sevgilim.”

Jan’la Oslo’dan üniversiteden tanışıyormuş. Jan müzik okuyormuş. Birlikte seyahatlere gitmişler. İran, Nepal, Afganistan, Libya, Lübnan her yeri gezmişler. Jan gittikleri her ülkenin müziğini inceler, besteler yaparmış. Tokat’da bir gizli tapınak varmış. Bir mağarada. Jan o mağaraya girmiş.Duvardaki resimleri görmüş. Çalgıları. Saksafona benzeyen çalgılar varmış… Duvarda da biz yazı…

Orada “Path” yazıyormuş… Saksafonunu çıkarmış. O mağarada çalmış. İnanılmaz bir akustik varmış. Meşalelerin ışığında gönlünden geçtiği gibi çalmış.

Jan o seyahatte bir çok beste yapmış. “Hastra Siempre”, “sonsuza dek”, adlı beste de o günlerden kalmaymış.

Bu gece de bizim için “Hasa Siempre”‘yi çalacakmış. Anna anlattı. “Ernesto Che Guevara” için dedi. Anna’ya bakışından ona halâ bir şeyler hissettiğini anladım.

Ona söylediğimde, “Saçmalama, artık biz arkadaşız. ‘Aprendimos A quererte. A la Muerte…’ ” diye beni tersledi.

Latin Amerika ikültünün o onurlu başkaldırısının müziği. Sonsuza, ölümü görene dek….

O gece Jan’ı ve diğer müzisyenleri dinledik. Bira içtik. Dışarıdaki soğuğu, insanların acımasızlığını unuttuk.

Stampen benim için hep bir “çıkış” kapısı oldu. Daha güzel bir dünyaya geçiş kapısı. Anna’nın dediği gibi:

“Getik’den Menok’a geçiş kapısı.”

Kapının anahtarı da orada yapılan müzik içinde saklıydı…

Jan ve Hasta Siempre

Post navigation