Yirmi asırdan fazla süren Roma İmparatorluğu 500 yıllık bir cumhuriyet tecrübesi yaşamıştır. ilk yıllarında Anadolu’ kent cumhuriyetlerinden etkilenerek “Res Publica” eğilimine girmiş olsa da ; cumhuriyetinin yıkılıp diktatörlüğe geçişinin ve giderek imparatorluğu yıkan esas sorunun askerlerin geniş çapta taraf tuttuğu Patrici – Pleb kavgaları olduğu söylenir.

MÖ 700 yıllarında kurulan ve 1453 yılında İstanbul’un fethiyle sona eren 2153 yıllık muazzam bir coğrafyaya yayılmış bulunan bu imparatorluğun etnik, dil, din çeşitliliği çok farklı bir devlet idaresini gerektiriyordu. İmparatorluğun tek bir resmi dini, ya da tek bir resmi dili yoktu. Devletin beş ayrı resmi dini olduğu gibi bir o kadar da resmi dili vardı.

İmparatorluğun geniş coğrafyasında söz sahibi olan “Patrici” adı verilen seçkinler sınıfı, senatoyu yöneten asiller, zengin tüccarlar ve bürokratlardan oluşuyordu. Halk diye nitelendirebileceğimiz “Pleb” ler ise çoğunluğu oluşturan ve İmparatorluğun çimentosu olarak adlandırabileceğimiz çok kültürlü, çok dilli, çok dinli geniş halk kitleleriydi. Plebler Roma vatandaşı olarak “Halk Meclisi” ne üye olabiliyorlardı., ancak bu meclisin yürütme erkini kullanma anlamında etkisi sınırlıydı; tavsiye kararları alabiliyorlardı.Yürütme erkini bünyesinde toplayan senatoda söz sahibi değillerdi. Populus Romanus bir göz boyamaktan ibaretti.

Kırallığın devrilmesiyle MÖ 509 da ilk cumhuriyet kuruldu ve Jül Sezar ‘ın orduyu bir tehdit unsuru olarak kullanmasıyla ilk diktatörlük deneyimini yaşadı ve daha sonra da tamamiyle diktatörlük sistemine geçti. Populus Romanus (Halk Meclisi) bir yıl süreyle görev yapacak olan iki konsülü (Bugünkü devlet başkanlığı ) belirliyorlardı. Önceleri imparatorluğun bir yıllık idaresi iki konsül tarafından rahatlıkla yürütülürken, genişleyen imparatorluk coğrafyası yeni konsüllerin atanmasını gerekli kıldı. Konsül sayısının ona hatta on ikiye yükseldiği dönemler de vardır.

Asillerin senatodaki güçlerini kullanarak toplanan vergileri ve diğer ekonomik unsurları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye başlamasıyla birlikte cumhuriyet rejiminde ilk sarsıntılar hissedilmeye başlar. Rüşvet ve yolsuzluklar imparatorluğun bürokrasisini çürütmeye başlar.

Roma İmparatorluğu’nda asker sınıfı her zaman önemli bir rol oynamıştır. Lejyonların idaresini gerçekleştiren generallerin senato üyeleriyle kurdukları ilişkiler her dönemde etkili olmuştur.

“Askeri kontrol eden Roma’yı yönetir” sözü ünlüdür.

Asker hiç bir vakit tam olarak “Pleb” yani halk tarafında olmamış hep ” Patrici” etkisinde kalmıştır. Bunda verilen rüşvetlerin çok büyük bir önemi olmasına karşılık generallerin verimli topraklarda bir valilik elde etme istekleri de vardır. Geniş imparatorluk topraklarında verimli bir bölgenin valisi olmak bir kral olmak kadar değerliydi.

Askerin bir kurum olarak geniş topraklara yayılmış olması beraberinde bir çok problemi de getiriyordu. Roma dışında bulunan lejyonların idaresi siyasi olarak senato üyelerinin yani konsüllerin iki dudağı arasındaydı. Konsüller siyasete askeri karıştırarak kendilerine güç sağlamaya başladıkları zaman da zaten cumhuriyetin sonu gelmişti.

Cumhuriyetin en büyük savunucularından ve bir dönem konsüllük yapan Marcus Tullius Cicero’nun yaşamı Roma cumhuriyetinin tarihidir…

(Marcus Tullius Cicero, M.Ö. 43 yılının 7 Aralık günü başı kesilerek idam edildi. Başı Rostra’da halka teşhir edildi, elleri ise Senato binasının kapısına çivilendi.)

“Askeri kontrol eden Roma’yı yönetir”

Post navigation