Kimi düşünürlere göre zaman iki yöne akıyor.

  • Doğrusal olarak geçmişten geleceğe,
  • Dairesel olarak kutsaldan profana.

Kavramlar da zamanın bu iki farklı akış türüne göre yeniden anlamlandırılıyor.

Cumhuriyet ve demokrasi fikri de ilk doğuşundan bu yana dalgalanarak farklı anlamlara bürünen bir hayalet gibi etrafımızda dönüp durmuştur.

Likya Cumhuriyeti Anadolu’da milattan önce ve sonra bir siyasi sistem olarak bir kaç yüz yıllık bir cumhuriyet yani kamu yararının kanunla korunduğu tecrübeye de sahip olmuştur. Kayıtlardan öğrendiğimize göre tüm kenti ilgilendiren kararların halk meclisi tarafından enine boyuna tartışıldıktan sonra oylamayla alındığı görülmektedir. Bugün dahi Kaş ‘ı ziyaret edenler kent meclisinin toplandığı anfitiyatroyu görebilirler.

Anadolu geleneğinde kent cumhuriyetleri fikri, her şeyden önce insanların ortak çıkarları göz önüne alınarak düşünülmüştür. O kentte tarihsel süreç içinde tanrı, despot ya da kral değil halkın ortak iradesini yani bireylerin değil kamunun çıkarlarını göz önüne alır. Pers kıralı Darius ‘un despot yönetimiyle yıkılan Anadolu cumhuriyetlerinin gelenekleri daha sonra Helen düşünürlere ışık tutmuştur. Kilikya (Tarsus) da ortaya çıkan “Stoacılar Okulu” da bu konuda felsefi bir temel oluşturmuştur.

Hukukun üstünlüğü ya da hukuk devleti fikri en azından kamusal alanın birey ya da bir zümre nezdinde hukuksal yapılandırması olarak düşünülmüştür.

Doğu Batı Dergisi 47. sayısını” Cumhuriyet” konusuna ayırmış. Nuri Bilgin ‘in aynı konudaki makalesinden (Doğu Batı 47. Sayı. S.109) çok yönlü okumalar yaparak fikri anlamda kavramlara açıklık getirmek mümkün.

“Cumhuriyetçi anlayışın politikaya yaklaşımında, hakikate sahip olma iddiası yoktur. Politika genel olarak hakikatin değil,kanaatlerin alanıdır.”

Bilgin ‘in makalesinde cumhuriyet konusunda sekiz ayrı düşünürün tanımlarını irdeliyor; Spinoza ve Rousseu hukuk temelli kamusal alan üzerinde tezler geliştirdikleri söylenerek; Cumhuriyetin bir anlamda bireylerin özgürlüğünü garanti eden bir hukuki yapıyı amaçladığı ve yaratılan kamusal alanın, bireyin kendi özgürlüğünün bilincine vardığı çıkarlarını herkesin çıkarlarından ayırmmayı öğrendiği bir yer olarak düşünülmesi gerektiği fikri üzerinde durulmaktadır. Burada Moscovici, den alıntı yapılmaktadır.

Bazı Temel Kavramlar:

  • Despotes: Efendinin köleler üzerinde kurduğu otorite
  • Politikos: Devlet adamının özgür bireyler üzerinde kurduğu otorite.
  • Despotik Toplum: Kişisel çıkarlara göre örgütlenen devlet.
  • Cumhuriyetci Toplum: Kamu çıkarlarına göre örgütlenen devlet.
  • Tiranlık: Bir kişinin yönetimi.
  • Oligarşi: Bir kaç kişinin yönetimi.
  • Monarşi: Kamu yararına tek kişinin yönetimi.
  • Aristokrasi: kamu yararına seçilmiş bir grubun yönetimi.
  • Demokrasi: kamu yararına çoğulcu yönetim.

Günümüzde kaç tür cumhuriyet rejiminden söz edebiliriz?

  • Oligarşik Cumhuriyetler – (Suriye,Libya,Mısır)
  • Sosyalist Cumhuriyetler , (Çin,Küba)
  • Din Cumhuriyetleri, (İran,İsrail,)
  • Demokratik Cumhuriyetler (Fransa,İtalya)
  • Karma Cumhuriyetler

Bu cumhuriyetlerin demokratik olduğunu söylemek için bazı ana hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda işlediğini kanıtlamak gereklidir. Demokrasi çok sesli bir sistemi ve bu sisteme göre yöneticilerin kamusal alanda kendi çıkarlarını değil, bireylerin haklarını ve çıkarlarını korumayı ve bunların sınırlarının bilincinde olunduğu bir demokrasi kültürünü özümsemiş oldukları için seçildikleri varsayımı vardır.

Eğer yöneticilerin kendi ya da bir grubun çıkarlarını korudukları bir tarz sözkonusuysa o vakit buna demokrasi demek mümkün değildir.

Yine aynı şekilde özgürlüğün olmadığı, yöneticilerin hatalarının eleştirilmediği bir ortama ise “özgür ortam” demek mümkün değildir.

Liberal ideoloji modernitenin ana ekseni olan bireyin mutlak özgürlüğünü hukuki bir düzenlemeyle devlete yükler. Devlet bireyin mutluluğu için vardır. Devlet belirli bir zümrenin çıkarlarını korumak uğruna bireye eziyet etme yoluna sapmaz. Eğer saparsa bu devletin o sistemde liberal özgürlükleri kolladığı ve müdaafa ettiğini söylemek mümkün olmaz.

Bu bağlamda devlet, birey ve kurumlar arasındaki ilişkileri mercek altına alarak incelemek ve sonuçlar çıkarmak gereklidir.

Cumhuriyeti kuranların amaçladığı kamusal alan ve modernitenin gereği bireysel hak ve özgürlükler sürekli toplumun eski değer yargılarıyla çatışmış, çoğunluğun kamuya ilişkin kanaatleri hiyerofani ve etnisite düzleminden ileriye gidememiştir. Yeni devlet bu ayırımı sağlamak için kanunlar marifetiyle laik ve liberal bir düzenleme yapmak istemiş ve bunu bireylere apriori bir yurttaşlık koşulu olarak dayatmıştır. Emperyal toplum yapısının şokunu üzerinden atamayan birey her değişikliğe kuşkuyla bir tehdit gibi yaklaşmıştır. Devlet yurttaş yaratma misyonunu da üstlenerek bir zümreyi genelden kopararak üst sınıf haline dönüştürmüştür.

Yaratılan yeni zengin zümre, gerekli kültürel birikime sahip olmadığı için toplumun belirli katmanlarıyla sorunlar yaşanmıştır. Devlet son çare olarak şiddet tekelini cezalandırma göreviyle donatmış, etnik ve dini farklılıkları şiddet ve devlete bağımlı yargı yoluyla eğitme yoluna girmiştir.

Kağıt üzerinde bir “Türk” kimliği yaratılmış,tek dil tek din, tek bayrak fikri ilköğretim kurumları ve devletin tüm imkanlarıyla bu kimliğin görsel ve duygusal unsurları bayrak törenleriyle okullarda , resmi bayramlar olarak ilan edilen özel günlerde kamusal alanda silahlı birliklerin (Devletin Şiddet Tekeli) gövde gösterisiyle ulusallaştırılmak istenmiştir.

Bireylerin çoğunluğu, bu kendisine yabancı kimliği bir türlü içine sindirememiş bunu da yapılan genel seçimlerde kullandığı oyların miktarı ve yönüyle belli etmiştir.

Emperyal toplumun farklı dilli, farklı dinli ve farklı etnik yapıdaki bireylerinin büyük bir bölümü, zaman zaman coğrafi olarak uyumsuz olmakla suçlanmış ve ağır bir biçimde cezalandırılmışlardır.

Bunun en belirgin kanıtı bugün toplumda bireylerin içinde bulunduğu temel sorunların üzerinde kanaatler mühendisi siyasi partilerin ve devletin kurumlarının ortak bir platformda buluşamıyor yani anlaşamıyor olmasıdır.

Kutsaldan Profana

Post navigation