İsveç ‘te yaşadığım yıllarda Kasım ayının gelmesini hiç istemezdim. Sadece ben değil orada yaşayan hiç kimse istemezdi. Kasım ayının yoğun karanlığı insanları etkiliyormuş.İstatistiklere göre intahar vakaları çoğalıyormuş: Bu nedenle oralarda Kasım ayına “İntahar ayı” deniyormuş.

Karanlık ve soğuk bir kabus gibi üzerimize çökerdi.

İstediğimiz biraz daha fazla ışık ve biraz sıcaklıkdı. O kadar karanlık ve yalnız olurdu ki geceler …

Sabahları saat altıda çalar saatle uyanıp ,apar topar etimi kesen soğuğa katlanarak metroya koşardım . Eksi on iki ,on üç derecede sert Kuzey rüzgarına karşı koşuşturma pek hoş olmazdı.

Metroda kimse kimsenin yüzüne bakmazdı.Yüzünü saklayacak bir gazeten ya da kitabın yoksa,paltonun yakalarını kaldırıp iyice içine saklanır,gözlerini kaparsın. Kime baksam bunalım. Ne sorsan bunalım.Bunalım ayı bu… Konuşmaya cesareti olanlar güneşten söz ederdi… Malorka … Sicilya …Girit.. Kenya . Günün aydınlanması öğle vaktine doğru gerçekleşirdi.

Stockholm’ün karanlık ve çok soğuk Kasım akşamlarında ayaklarım beni eve gitmeden önce ,içki içmek istemediğim zamanlar çoğunlukla Maria Torget ‘deki kilisenin sıcak toplantı salonuna bazen de Belediye Kütüphanesi ’ne götürürdü.Şöminelerde yanan odunların çıtırtısı beni dinlendirirdi. Bir de Lasse ’nin yerinde yanardı şömine .Onun şöminesinde kokulu kütükler yanardı. Akkavak ağacı kütükleri.

“Lasse’nin Krog”u tabelası rüzgarda sallanırdı ,geçerken şöminenin alevleri ve masalarda yanan renkli mumlar sizi içeri davet ederdi. Şömineye yakın bir masaya oturup sıcak yemek ve şarap …içebilirdiniz.

Benim kaldığım iki odalı eski dairede kalorifer yoktu. Sobayla ısınıyordum . Soba dediğim de İsveç sobası . “Kakelungen ” adı verilen duvar şöminesi . Oturduğum dairenin vazgeçilmez mobilyası,tam olarak şömine değil, duvara monte edilmiş devasa bir tür çini soba da denebilir. Çok görkemliydi. Ateş yakılacak yerinde odunlar için ayrı ,kömür için ayrı yer ayrılmıştı. Üst gözlerde sıcak su ve fırın olarak kullanılabilecek özel bölümler vardı. Isınma fabrikası . Salonda muzazam bir yer kaplıyordu….Çevreden topladığım iki üç kuru tahta parçasını yaktığımda, ısı uzun süre dairenin içinde kalıyordu; neredeyse bütün gece ısınabiliyordum.. Aslında düşünüyorum da teknoloji harikası bir soba … Kadim teknoloji…

Kilisede genellikle yarım kron karşılığında sıcak çorba olurdu. Orada hem çorbanı içeceksin hem de ısınacaksın

Cuma akşamları saat dörtte işten çıktıktan sonra karanlıkta, metroda titreyerek -Orada hava saat ikide kararıyordu.- eve koşturup Kakelungen ‘e iki üç tahta parçası atıp ateşi harladıktan sonra , Lasse ‘nin Krog ‘una kendimi zor atardım. “Lasse’s Krog” : kararmış ve rutubetli lambri kaplı dar bir kapıdan büyük bir salona giriliyordu. İki bölümü vardı.İçki içenler şömineye yakın oturur,yemek yiyecek olanlar ve yalnız kalmak isteyenler daha içerlere doğru çekilirdi.

Oranın sahibi eski veteran gazeteci Lasse bir gün bana elinde tuttuğu tuhaf bir şişeyle yaklaşıp .

“Hey Turko , şu içkinin bir tadına bak..Bu benim köyden geldi.Dünya üzerinde bunun gibisini bulamazsın dostum .” dedi.

“Lasse , bu karanlık ve soğuk dünyada siz buralarda bu kadar yıl nasıl donmadan yaşayabildiniz dostum ? ”

Lasse ‘nin en sevdiği dialog buydu. Eski bir Expressen gazetesi siyasi muhabiri olarak su katılmamış bir Viking şövenisti. “Kralcı” tabii ki … Sosyal Demokrasi düşmanı…

“Viking ırkımız eğer bu iklimsel zorlukları yaşayarak ayakta kalabilmişse bana ne söylemek düşer? Sen bir Miklagård şımarığı olarak bunları söyleyebilirsin.. Siz orada tembel tembel otururken bak biz neler kurduk buralarda .Nihayetinde orada o koşullarda yaşamak bizim burada yaşadığımız gibi değildi… “

“Lasse nedir bu sizin karanlık korkunuz ? İntahar edenler , şişeye sarılanlar, nedir bu korku ? “

“Turko, Ahh. Turko.. Senin anlaman çok zor .Siz zaten karmakarışık bir ırksınız . Ne olduğunuz bile belli değil… Bizim için önemli olan ne yapıp yapıp Yule ‘ye yani 21 Aralık yani Noel öncesine kadar dayanman gerekir.Bu aynı anlamda soğuğa ve karanlığa ve açlığa dayanmak demektir. 1920 lerde buradan bir milyondan fazla insanın Amerika ‘ya göç ettiğini de unutma …Neden ? Hiç düşündün mü ? Ölmemek için terk ettiler buraları.

Hadi gel , boş ver . Bak şu büyülü içkinin tadına . Bunun adı ” Brän Vin”. Hep zaten böyle abuk subuk konuşmak zorundasın sanki. İç kardeşim . Al şundan bir kadeh iç . Kendine gel… Yule bayramı bu .. Bu bayramda bunu içersin . ne zaman ışığı görürsen , o zaman içmeyi bırakırsın. Kural budur … “

“Yule Bayramı…. “

“”Evet , Yule … Jul yani Noel…. “

“İçelim o zaman.. Neden bunun adı “Yanan Şarap ” ? “

“Çünkü ateş , ışık demektir benim cahil Turk’om . Bu işi kavradın ama numara yapıyorsun sen . Her zaman burada benim restoranımda özel bir yerin var … Bunu bil. Turko olduğun için değil. Kafan çalıştığı için .Al bakalım .. “

“21 Aralık ‘a daha çok var ama , “

“Yaklaşıyor ama ,değil mi ? “

Hiç unutmam. Ondan sonra da gitarını alır bir kaç şarkı söylerdi. Lasse benim için karanlık Stockholm günlerinin en önemli dost ışığıydı..

Takvimi yaşamak, ya da takvimle yaşamak çok ayrı bir şey..

Nerede bulunduğumuzla alakalı bir konu…

Şimdi İstanbul ‘da 21 Aralık 2009 ‘u karşılarken Lasse’nin “Ateş Şarabı ” ndan içmek isterdim…

Gökyüzünün açılan kapılarından o zaman daha kolay geçerdim. Lasse ‘nin yaptığı gibi ….

Selam sana Lasse …..

God Jul ; Yule bayramın kutlu olsun dostum , her neredeysen …

Stockholm ’de ”Yule” ya da ”Jul” günleri …..

Post navigation