Bugünlerde seçim havasına girmiş Türkiye ‘de meydanlarda ,medyada ve açık oturumlarda ,verilen demeçlerde seçmen kitlesine bazı mesajların iletilmeye çalışıldığını görmekteyiz:

Ayrıca değişik platformlarda Osmanlıcılık”,”Türkçülük”,”İslamcılık”,”Garpcılık” ,”Atatürkçülük” gibi türlere ayrılarak incelenebilecek ideolojik ve kimi anlamda siyasi düşüncelerin canlandırıldığı gözlemlenebilmektedir.

Hiç şüphesiz bu düşünce akımlarının günümüzde geçmişe göre daha farklı algılandığı da söylenebilir.

Düşünce akımları olarak da nitelendirilebilecek bazı temel kavramları burada açmakta sonsuz yararlar olduğunu düşünmek istiyorum .

Osmanlı İmparatorluğu bir gecede çökmemiştir.Sahip olduğu coğrafya ve etnik ve dini aidiyetlerin çeşitliliği göz önüne alındığında “imparatorluğu kurtarma kuramı “ geliştiren düşünürlerin de oldukça fazla olduğunu söylemek gerekir.

Günümüzde de ülkenin gidişatını farklı açılardan gören siyasi akımların “Cumhuriyeti Kurtarma “ adına dayandıkları düşünce akımlarının o günlerde geliştirilen kuramsal tabandan kopuk olmadığı düşünülebilir. Günümüz siyaseti ve siyasetcileri de bir anlamda bu düşünce akımlarının tam olarak olmasa da ,belirgin ölçüde iskeletini taşıyan tabloları çizerek halktan oy toplamaya çalışmaktadırlar.

Bu nedenle bu düşünce akımlarına kısaca değinmekte sonsuz faydalar vardır.

Osmanlıcılık,

Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir “Osmanlılık” duygusunu ve bu duyguya paralel olarak bir “Osmanlı Milletini” ortaya çıkararak Osmanlı Devleti’nin menfaatleri doğrultusunda gayret sarfetmelerini sağlamaya yönelik bir düşünce akımı olarak ortaya çıkmıştır.

Bu düşüncenin savunulmaya başlandığı Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların bağımsızlık düşüncesi paralelinde geliştirdikleri söyleme karşıt bir tez olarak da geliştirlimiş olableceği düşünülebilir.

1839’da ilan edilen “Gülhane Hattı Hümayunu”nda bu fikir prensip olarak da tespit edilmiş oldu. Dolayısıyla Osmanlıcılık fikrinin esas gelişimi Tanzimat’tan sonradır. Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, pek çok konuda birbirlerinden farklı düşünmelerine karşın; “Osmanlıcılık” fikrinin ana programı konusunda ortak bir düşünceye sahiptirler:Bu düşünce ortak platformu da tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse.

“Osmanlılar hukuken eşittir. Hukuk ve hürriyetleri teminat altındadır.”

İslamcı Süleyman Nazif, Batıcı Celal Nuri, osmancılığı savunurken ,Yusuf Akçuraoğlu ise; Osmanlıcılık fikrini gerçekçi bulmadığını ifade eder.

Osmanlıcılık fikrinin hukuki çatısı Mithat Paşa ve arkadaşlarının da gayretleriyle 1876’da Kanun-ı Esasî’nin ilanıyla kuruldu. Fakat II. Abdülhamid’in, Osmanlıcılık fikrinin zararlı olduğu kanaatına varması o dönemin en can alıcı siyasi hareketi olarak değerlendirilmelidir.Nitekim islamcıların etkisinin daha güçlü bir rüzgârla sardığı padişahın Meşrutiyet idaresine ara vermesi ve yeniden bütün yetkileri kendisinde toplayarak İslamcılık fikrini ön plana çıkarması zaman içerisinde bu düşüncenin küllenmesine ve öneminin kaybolmasına sebep olmuştur.

İslâmcılık

Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak II. Abdülhamid döneminde Osmanlıcılığa ve giderek Jön Türk akımına karşı bir cephe olarak oluşturulduğu söylenebilir. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki “Panislamizm”i etkisiz duruma sokmak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu.

İslamcılara göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda çöküşün sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet’ten kaynaklanmıyordu. Bu düşüncesin şidddetli savunucularından birinin de Said Halim Paşa’ olduğu söylenmektedir. .

İslamcılar çoğunlukla “Sırat-el-mustakim”, “Sebilürreşat” ve “Beyan-ul hakim” gibi dergilerde düşüncelerini dile getirdiler . M. Şemsettin Günaltay’a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü, yobaz fikirli adamlardı.

İslamcılar, Batı’nın Osmanlı Devleti’nden teknolojik anlamda ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı’dan teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık anlamını her geçen gün daha da anlaşılmaz bir hale getirdikleri İslami “ahlak ve maneviyat” bakımından Batı ‘nın açıkca söylemeseler de Hıristiyan olması nedeniyle geride olduğunu ileri sürüp mutlak Batı taklitçiliğine karşı çıktılar.

İslamcı düşünürlerden biri de İstiklâl Marşı Şairi ,Mehmet Akif’tir.islamcı düşüncesin önde gelen şahsiyetlerinden biri olarak bilinen Mehmet Akif , Batı’nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder fakat Batı tekniğinin alınmasını isterken mutlak taklitçiliği reddeder.Batı’nın ilerlemesini durdurmanın yolunun “İslam Cephesi “ ni kurmaktan geçtiği tezi de oldukça büyük bir taraftar kitlesi bulmuştur.

“İttihad-ı İslam” adı verilen bu cephenin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcıları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. İslamcılar başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı’ndan sonra bu konudaki düşüncelerini tamamiyle değiştirirler.Milli mücadelenin kazanılmasında İslamcı düşünürlerin katkısının ne denli olduğu tartışmalı bir konudur. İşte bu nedenle günümüzde bu cephenin bazı düşünürler ve siyasi akımlar tarafından bir tez olarak hala savunulduğunu görmekteyiz.

Türkçülük

Türkçülük Balkan savaşları ,trablusgarp ve diğer Arap yarımadasındaki cephelerde uğranılan yenilgilerden sonra ileriye sürülen bir tez olarak diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele’nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan İslamcılık kadar etkili olan çok önemli bir düşünce akımıdır.

Düşünce akımının önemli temsilcilerinden Yusuf Akçura, Türkçülük akımının başlangıcını, Mustafa Celaleddin Paşa’nın 1869’da Sultan Abdülaziz’e sunduğu bir kitaba kadar geri götürmektedir.

Kasım 1908’de Rusya’dan kaçarak İstanbul’a gelen bazı “Türkçü”lerin kurdukları “Türk Derneği” bu akımın beşiği olmuştur. Türk Derneği’nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türkçüler bu kez Ağustos 1911’de kurulan “Türk Yurdu Cemiyet”inde toplanmaya başladılar.

Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker” Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911’de kurulan “Türk Ocağı” derneğinde gerçekleşti. Derneğin resmi kurucuları şair Mehmet Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmet ve Dr. Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir. Balkan Harbi’nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrıöver (Reis), Akçuraoğlu Yusuf (İkinci Reis), Halis Turgut, Hüseyin Ragıp, Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Dr. Hüseyin Ertuğrul Beylerden oluşmaktadır.

Özellikle Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlı bayrağı altında yaşayanları bu kez osmanlı olarak değil de etnik Türk kimliği duygusuyla bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek gibi gayretler içinde gelişen bu akım “Türk Ocağı “ akımı olarak bilinmektedir.

Siyasal amaçlara ulaşabilmek için, millî bir iktisadi politikanın izlenmesi ve özellikle de kapitülasyonlardan kurtulmanın gereği vurgulanmıştır. Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi yazarlar “Türk Yurdu”, “İktisadiyat Mecmuası” gibi dergilerde “Millet Nedir? Millî İktisat Neden İbarettir”; “İktisad-ı Millî; “Milli İktisada Doğru” vb. yazılar yazarak kamuoyunu aydınlatmaya çalışmışlardır..Daha sonra Türklük kavramının kapsamını değiştirerek “Turan “ fikrini ortaya atan düşünürler de Asya’da bulunan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir “İLHANLIK” oluşturma hayali de dikkat çekicidir . Bu anlamda Ziya Gökalp “Turan” adındaki şiirinde manifestosunu açıkca ortaya koymuştur.

“Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; TURAN.”

Balkan Savaşları, imparatorluğun üçde iki çoğunluğunu oluşturan Hıristiyan tebanın kopuşunu da beraberinde getirmiştir. Ortadoğu’da Araplaretnik kökenlerine göre kendi bağımsızlıklarını ilan etmek için fırsat kollarken, Anadolu ‘da Türkcülük ve İslamcılık ekseninde Milli Mücadele organizasyonuna gidilmiştir.

Bu organizasyonun iki ana teması Türkçülük ve İslamcılık düşüncesi ,Milli Mücadele sonrasında kurulan Modern Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzeni içerisinde “cumhuriyetcilik “ akımının da başlangıcı olmuştur. İşte günümüze kadar ciddi bir hesaplaşma içinde olduğu gözlenen bu üç akımın siyasi hesaplaşmalarının örneklerini kolaylıkla görmek mümkündür.

Garbcılık (Batıcılık),

Osmanlı devletini kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de Garpçılık’tır. Bu düşünce akımı belki de teşhisi kolay ,fakat etkilerinin zorlukla tefrik edildiği bir siyasi alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde ıslahat faaliyetlerinin başlangıcı ile garpçılığı ilişkilendirmek sanırım yanlış olmaz. I. Meşrutiyet’e gelinceye kadar Batılaşma hareketinin önderleri, toplumun en üst kesimleridir ; ya padişahların bizzat kendileri ya da onların desteklediği devlet adamlarıdır.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu altı yüz yıllık bir gecikmeyle bir ölçüde İngiltere’de 1200 yıllarında Magna Carta ‘ benzeri hükümdarla “tebaa” yani “kullar “ arasındaki münasebetlerin yeni hukuk esaslarını belirlemeyi amaçlıyordu.

I. Meşrutiyet, Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder. Bu akımın etrafında toplanan fikirler çoğunlukla “İçtihad” dergisi etrafında toplanan düşünürler tarafından savunulmuştur. Garpçıların devletin çöküş sebebi olarak “devlet adamlarını” ve “aydınları” sorumlu tutmaları dikkat çekicidir.Bu siyasal eğilim, bir tür kültür ihtilali yaparak batının tüm kurumlarını taklit ederek özümsemek yani toplumu ve devleti “Garplılaşmaktır” ,”Nur ondadır.”

Garpçıların en önemli düşünce adamlarından Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur. İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur.her iki grubun birleştiği ortak nokta ise İslam dini bağlamında gündeme gelir :

İmparatorluğun gelişmesine ve ilerlemesine din, tek başına bir engel değildir. Fakat İslamiyet’in yanlış yorumlanması ve bir dizi batıl itikatların gelişmesi kalkınmaya engel olmaktadır.Özel teşebbüsün desteklenmesi gerekmektedir.

Batıcılar “İttihad-ı Anasır” yani Osmanlı birliğine taraftardırlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar.Ayrıca Batılı krallar gibi padişahın tek eşli olması, fes’in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut alfabenin atılarak Latin harflerinin kabul edilmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi düşünceler daha sonra Cumhuriyet döneminde devlet adamları ve düşünürleri tarafından uygulanmıştır.

Bir anlamda imparatorluğun son yıllarında garpçıların etkilerinin ne denli kuvvetli olduğu en azından ordunun idaresinin yabancı generallere bırakılmasından anlaşılabilir. Tanzimat döneminde Osmanlı ordusu üst kademesi tümüyle yabancı general ve mareşallerin emri altına girmiştir.

Sonuç

Günümüz siyasi partilerine ve savundukları düşüncelere incelendiği zaman yukarıda açıklanan yelpazeyi tümüyle ya da kısmen görmek mümkündür.İslamcılık ve Tükcülük akımının zamanın ekonomik ve siyasi konjüktürü paralelinde belirli dönüşümler geçirdiği şüphe götürmez.
Siyasi polemiklerin “garpçılık” ağırlıklı bir siyaset izleyen Cumhuriyet hükümetlerinin eleştirisine dönüştürüldüğü ve çoğunluğun dini duygularının paralelinde popülist bir çizgiye doğru kaydırılması da dikkat çekicidir.

Son altı yıldır hızlanarak yürütülen AB ile uyum sürecinin ne ölçüde “garpçılık “ düşüncesine ilişkin olduğu da ayrı bir tartışma ve inceleme konusudur . AKP iktidarının siyasi anlamda hangi yolu izlediği de hala büyük bir merak konusudur .

Cumhuriyet hükümetleri geleneğinden gelen siyasi partilerin son dönemlerde “İslamcılık” ve “Türkçülük” çizgisinde siyaset değişikliği yaparak taban genişletme çabaları da giderek yok edilen orta sınıfın bir türlü yaratılamadığının bir başka kanıtı olarak önümüzde durmaktadır .
Günümüz Türkiye’sinde düşünce akımları üzerine bazı notlar :

Post navigation