İsveçli sanatçı Deniz Helberg Üresin ’le bir söyleşi.

İstanbul ‘un Cihangir semti artık giderek her ülkeden gazeteci,yazar,sanatçı,işadamı, ve akademisyenlerin yaşadığı ,bir anlamda Londra ,Paris çizisinde bir kültür metropolünün özelliklerini gösteriyor.Gözle görünür bir değişimin yaşandığı bu eski mahalenin ara sokakları ve caddelerinde bir biri ardından açılan ve tıklım tıklım dolan restoran ve cafelerde farklı bir İstanbul akşamı yaşanıyor gibi.

Bir zamanların “Rue de Pera “ ,Galata semtlerinde olduğu gibi akşam saatlerinde dolup taşan bu mekanlarda hemen hemen her ülkeden birilerini bulmak mümkün.

Deniz Hellberg ‘de işte bu yeni Cihangirli ‘lerden biri.Bir paşa torunu.Babası Türk annesi İsveçli.Tiyatro yönetmeni,Strindberg uzmanı.Devlet Tiyatrosu’nda uzman kadrosunda çalışıyormuş.Defderdar yokuşunda bu yıl açtığım Sahaf dükkanımın vitrinindeki Strindberg antolojisini görüp içeri dalmış.Oturup saatlerce konuştuk.Bu konuşmalarımızdan bazı bölümleri burada okuyucularımızla paylaşmayı düşündüm.

Her şeyden önce İstanbul 2010 Kültür Projesi kapsamında ve genel olarak kültürel olaylarda böylesine kendini yetiştirmiş uzmanların etrafımızda dolaştığı bir dönemde onu tanıtmanın yararlı olacağını düşündüm.

Y.Ç: Deniz, neden Istanbul ?

DH: Burada yaşamamın benir çok nedeni var.Öncelikle kişisel olarak benim için çok önemli bir kent.Babamın doğup büyüdüğü kent .Ne de olsa yarım kan Türk sayılırım.İkinci olarak da çok ilgimi çeken “Sufizm” i burada bu kentte öğrenme fırsatım oldu.Mürşidimle 2001 yılında burada tanıştıktan sonra bir derviş olma yolunda sanırım epey yol kattetim.

İnsanın nefsini nasıl terbiye edeceğini öğrenmek o kadar kolay değil.Belki de İbn Arabi ‘nin söylediği gibi bu yolculuk ömrümüz olsa 5000 yıl da sürebilir.

İslam Teolojisini öğrenmek için İsveç ‘ten ,İstanbul ‘a ,Şam ‘a oradan da Kahire ‘ye bir çok kez yolculuk yaptım .Bu seyahatlerim hep eğitimle geçti. İstanbul hep dönüp dolaşıp geldiğim yer oldu. Sufizmin yolunu izlemek için çok çabaladım. İnsanın kendini eğitmesi çok zaman alıyor.

Y.Ç. Ailenin köklerini aramak gibi bir şey mi ?

DH: Köklerimi aramak bulmak içimde dayanılmaz bir duygu olarak hep vardı.Üresin ailesinin geçmişi bir anlamda benim de geçmişim . Köklerimi arayarak bir otobiyografi yazma fikri de hep aklıma olan bir şey.Yazmaya da başladım esasında.

Eski bir Osmanlı asker ailesine mensup olmak heyecan verici bir duygu. Dedem General Naim Üresin ‘in anılarını buldum.Onları okuyacak kadar Türkçe bilmiyorum.Yirmi yılı kapsayan anılarda tarihsel ve sosyal olarak ilgimi çeken çok şey bulacağımı biliyorum.

Akrabalarımın çoğu Konya kökenli .Bir anlamda Sufi bir aileden geldiğim de söylenebilir. Büyük dedelerimin Sufi olduğu söylendi. Bu otobiyografi için doküman toplamak da kolay değil.Bir anlamda akrabalarımın da yer aldığı ,kutsal olan şeylerin de yer verildiği derinlemesine bir otobiyografi işte.

Babaannem bana yardımcı oluyor.Türkçe bilmediğim için tercümelerde yardımcı oluyor.Güçlü bir kadın babaannem .O kadar çok belge var ki ..Onun yardımı olmadan bu projeyi tamamlamak mümkün değil. Bu yıl sonuna kadar tamamlayabilirsem ,İsveç ‘te yayınlamayı düşünüyorum. Bir anlamda modern Türkiye’nin de tarihini yansıtıyor bu otobiyografi.Cumhuriyete geçiş ve sancılı yılları yazmak ve bu tarihe küçük de olsa bir katkıda bulunmak heyecan verici.

Y.Ç. Istanbul ‘un 2010 projesine ilgi duyuyor musun ?

DH: İstanbul ‘un 2010 yılında Kültür Başkenti olma projesi çok ilgimi çekiyor.Avrupanın bir çok başkentinde uluslararası festivallerin hazırlanmasına katkıda bulundum.Bu konuda çok deneyimim var. Bir yazar ve tiyatro yönetmeni olarak İstanbul Şehir Tiyatroları’nda TRT ,de çalıştım. Geçen yıl Norveç Stavanger Kültür Başkenti projesinde uluslararası koordinasyon ekibinde yönetici olarak çalıştım.Bu edindiğim deneyimleri doğal olarak kendi kentim olarak gördüğüm İstanbul ‘da 2010 yılı projesi kapsamında değerlendirmek istiyorum.Ama bu sadece benim isteğimle olmuyor.Proje yöneticilerinin benim gibi uzmanların desteğini almayı görebilmesi gerekli.

Anladığım kadarıyla 2010 proje ekibinde uluslararası tecrübesi olan kimse hemen hemen yok gibi, Istanbul festivali organize eder gibi düşünmemeleri gerekiyor.2010 projesi çok daha farklı bir platformda çalışmayı ve koordinasyonu gerektirir.Gördüğüm kadarıyla içine kapanık bi,r çalışma sistemi izliyorlar.Çok az vakit kaldı esasında.

Bu aslında devasa bir proje.Kültürel olduğu kadar ekonomik ve siyasi yanları da var. Türkiye’nin imaj sorununu çözmesi için çok önemli bir fırsat.Avrupalı Türkiye’yi ve Türk insanını nasıl görüyor , bu imajı nasıl daha olumlu hale getirebiliriz ,gerçekçi hedefler neler olabilir , gibi bakmak gerekiyor . Gördüğüm kadarıyla karar verenlerin hemen hemen hepsi duygusal ve gerçek dışı bir platformda çalışıyorlar.Bu daha çok siyasi bir nedenden kaynaklanıyor.Oysa Avrupa kamu oyu için o siyasi eğilimin hiç bir anlamı yok .Bunu tarafsız birilerinin karar veren yöneticilere hatırlatması gerekli. Bunu en büyük eksiklik olarak görüyorum. Bir anlamda 2010 projesi Türk kamu oyunu etkilemeye yönelik olarak kurgulanıyor.Bu çok büyük bir hata .kaynakların boşa harcanmasından başka bir şey değil.

İstanbulu ‘un gerçek multi kültürel yapısını ortaya çıkaracak doğal olarak algılanabilecek,gerçek kent yaşamının her yönüyle yansıtıldığı yapay olmayan bir proje olmalı.Yapay olarak kurgulanan geçici kentsel dönüşümlerin doğru mesajlar vermeyeceğini düşünüyorum.Proje idarecilerinin cesaretle gerçek İstanbul yaşamını gösterecek detaylar üzerinde durarak kentin ticari,siyasi ve kültürel yaşamını yansıtmaları gerekli.öte yandan Avrupanın önde gelen sanatçılarının da davet edilmesi ve Türk sanatçılarla kaynaşmasının yollarının açılması gerekli.Bu öyle amatörce yapılacak bir iş değil.

Y.Ç: Biraz da kendi eserlerinden söz eder misin ?

Burada yazdığım ilk tiyatro oyunum : “ Tanrının kenti İstanbul” bir anlamda farklı etnik ve kültürel çevrelerin insanlarının bir arada mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşadıklarını anlatıyor. Yaşanan kültürle festival kültürü arasında farklılıklar olduğunu vurgulamak adına tarihi bir perspektif vermeye çalıştım kent yaşamına .

Y.Ç. :Avrupa ile Türkiye birbirinden çok farklı mı ?

DH: Burada esas vurgulamak istediğim konu kentin doğal yapısını korkmadan ve hiç bir art niyet gütmeden kenti hatta ülkeyi tarihi doku içinde sunabilmek olmuştur.Bu o kadar kolay bir şey değil.

Bana gore AB kapısında bekleyen Türkiye’nin kendine güvenerek ve her neyse o şekilde gerçek yüzünü göstermesi gerekli .istanbuldaki kültür ve sanat çevrelerinde farklı bir eğilim , daha doğrusu Avrupayı taklit etme eğilimleri görüyorum.Aslında buna hiç gerek yok . Çünkü yapay bir gayret olduğu hemen anlaşılıyor.Bu daha da kötü bir etki yaratıyor. İstanbul ‘da tiyatro alanında yaptığım çalışmalarda tiyatro kültürünün hiç gelişmediğini giderek gerilediğini gördüm.

Yöneticilerin bütün gayretlerine rağmen tiyatro seyircisi azalıyor. Bu da bana gore gerçek İstanbul tiyatro kültürü yerine yapay birAvrupa tiyatro kültürü yaratılmaya çalışılmasından kaynaklanıyor.Bunun farkına varıldığı zaman , Avrupa taklitciliğinden vaz geçildiği zaman gerçek tiyatro kültürü gelişmeye başlayacak kanımca .

Türk tiyatrosu ve sanatı kendi köklerine dönerek tarihi dokusundaki çok kültürlü damarını bulmalı,bu anlamda Avrupadaki sanat akımlarının farkında olan bir sanatçı grubunun önemini de vurgulamak isterim.

Bugün artık yalnızca kendi kültürünü ve tarihini bilmek yeterli değil , bunu uluslararası perspektife oturtmak da önemli.

İşte tam burada 2010 projesinin önemi ortaya çıkıyor.Proje kapsamında dünyaya verilecek olan mesaj Avrupa taklidi bir kültür mü olacak , yoksa kendi köklerine dayanan ve Avrupa kültürünü özümsemiş bir yeni dalga mı olacak , bunun farkında olmak gerekli. Nitekim 2010 kapsamında buraya gelecek olanlar bunun farkında olacaklardır.

Projenin kalitesiyle alakalı bir alan bu. Gerçek kültür başkenti olmak demek aslında bu demek .Çok kültürlülüğün bir potada erimesi için gerekli ortamın hazır olduğu mesajının herkese doğal olarak verilmesi demek.;yoksa taklit kültürünün yutturulmaya çalışılması, ya da Avrupalı sanatçıların gövde gösterisine dönüşmesi büyük bir felaket olur doğrusu.

Y.Ç: :Peki bu nasıl gerçekleşebilir ?

DH: İsveçlilerin bir sözü vardır : “ Ordning och reda” yani her şeyin Avrupalının anlayacağı ve alıştığı bir düzen içinde olması çok önemli .

Ziyaretçilerin kuyruklarda bekletilmesi ,zamanında başlamayan gösteriler,son dakika program değişiklikleri , ve bunun gibi şeyleden söz ediyorum .

Burada kesin bir “evet” ve kesin bir “hayır” cevabı verilecek bir düzenden söz ediyoruz. Şark kurnazlığı yaparak , once evet sonar hayır dönüşümleri büyük zararlar açacaktır.Yönetimin çok güçlü olması ve her şeyi en ince detayına kadar planlaması gerekiyor.

planlamanın yapılabilmesi için de gerek Avrupalı gerekse de Asyalı gibi düşünebilen ve her iki culture hakim insanların farkındalığı gerekli.

Y.Ç. Teşekkürler Deniz.”Lycka Till” (İyi şanslar )

İstanbul ‘da köklerini arayan bir “Paşa” torunu..

Post navigation