FATİH VE FETİH
Derleyen: Halit YILDIRIM

KÜLTÜREL BOYUNDURUĞUMUZ: FETİHÇİLİK

Pek çok diğer şey gibi tarihi algılama ve kutlama günlerine ilişkin de çarpık bir durum yaşanıyor Türkiye’de. Oysa aidiyetleri bir yana bırakarak olaya evrensel insanlık ahlâkı açısından baktığımızda, şehrin 29 Mayıs 1453 günü Osmanlılarca işgali ile 15-16 Mart 1920’de İngilizlerce işgali arasında, işgalcilerin kimliği dışında son tahlilde öz olarak bir fark olmadığını görürüz.

Şehrin o anki meşru sahiplerine yabancı olan güçlerin, silah zoruyla işgali anlamında bu iki günün de kutlanması değil, aksine barışçıl ve hakça bir dünya yaratmak için tarihin kaydettiği olumsuzluklar olarak anılmaları gerekiyor. Buna karşılık 6 Ekim 1923 tarihinin, şehrin yabancı tahakkümden kurtarıldığı bir gün olarak kutlanmayı gerektirdiği açıktır.

Resmi tarihlerden bilgi almaya kalktığımızda pek çok soru yanıtsız kalır. Çünkü resmi tarih, bilgilenmemiz için değil, koşullandırılmamız için yazılmıştır. Osmanlı devlet yapısında bir dönemeç olan Çandarlı tasfiyesinin arka planı geçiştirilir.

II. Mehmet’in annesinin Hıristiyan inancıyla ölmüş Madam Mara Despina olduğu ve manastıra gömüldüğü özenle saklanır. Osmanlı’nın Fatih zamanında bir Türk devleti olmaktan iyice uzaklaştığı, buna karşılık gerçek Türk devletleri olan Candaroğulları devletini (1461), Karamanoğulları devletini (1464) yok edip, Akkoyunluları ezmesi Türklüğün gereği gösterilir.

Dukas, şehre girişi, Ulubatlı Hasan efsanesi temelinde değil de, açık bırakılmış olan Kerkoporta Kapısı’ndan gerçekleştiğini, buradan giren 50 kadar yeniçerinin, içerden sura tırmanarak oradaki direnişi kırıp yukarı çıkmaya çalışan diğer askerlere yol açtıklarını yazar. İlginçtir, bazı Osmanlıcılar bunu kendilerine bir hakaret addederler; büyük bir telaş içinde, bir “Kerkoporta hadisesi” (!) olmadığını, şehre “cebren” ve “harben” girildiğini ispatlamaya çalışırlar. Çünkü bu, “Bizans mağlubiyetini tevil ve Türk zaferini küçültmek” anlamını taşıyormuş.

Özel isim olarak sözü edilen bir “Ulubatlı Hasan”a gelince, öncelikle anımsamalıyız ki, ilk Osmanlı kaynaklarının hiçbirinde “Ulubatlı Hasan” adında dev cüsseli bir yeniçeri” yoktur. Osmanlı’nın kendi “milli” kayıtlarında olmayan, kendi genelkurmayının saptamadığı bir efsanedir “Ulubatlı Hasan”.Peki ama nereden çıktı bu “Ulubatlı Hasan”?

Fatih’in, İslam’ın egemenliğinde olmakla birlikte kozmopolit bir İstanbul yaratma çabası, o dönem şeriatçılarını olduğu kadar günümüz Türk-İslamcılarını da önemli oranda rahatsız eden, İslam’ın hoşgörüsü olarak sunulmaya çalışılarak mümkün olabildiğince çarpıtılan olgulardan biridir. Ancak bu iki kesim tepkilerini farklı bir şekilde dile getirmektedirler.

İlginçtir, fetih sonrasında Osmanlılar şehri doldurmakta bir hayli zorlanacaklardır. Gelenlere bedava ev ve iş yeri önerilmesine rağmen şehir rağbet görmeyecektir. Bursalılar, Edirneliler’in yanı sıra köylüler de gelmek istemeyecektir. Uğruna bunca insan öldürülen, bunca yıkım yapılan, “peygamberin vasiyeti olan”, dünyanın en güzel mekanlarından birindeki şu şehre insan bulmakta zorlanılması gerçekten de çok ilginç. Bu dönem “lanetli” muamelesi görüyor İstanbul.
Sonuçta İstanbul sürgünlerin, zorla yerleştirilenlerin şehri olarak kuruluyor.

ÇAĞ AÇMA EFSANESİ!

Resmi tarihlerde İstanbul’un fethi, aynı zamanda “Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı başlatan” bir olay olarak aktarılır. Ancak sıra bu iddianın gerekçelendirilmesine gelince dikkate değer hiçbir açıklamayla karşılamayız. Bununla birlikte fethin “çağ açtığı”, dolayısıyla Fatih’in “çağ açan” olduğuna ilişkin iddia, ifrat düzeyinde yinelenmeye devam edilir. 29 Mayıs 1453, “çağın değiştiği gün!” ilan edilir.

İddianın biçimlenmesinde gariplikler vardır üstelik. Örneğin Cumhuriyet sonrası sağcı tarihçiliğin icadıdır bu “çağ açma” esprisi. Hatta, kimi ilerici yazarlarımızın, (hatta daha gariptir bir Rum yazarımızın) bile teşne olabildiği bir iddiadır.

İstanbul’un fethedildiği o yüzyılda Orta Çağ, gerçekten de tarihsel ömrünü tüketmiş, çözülme sürecinde epey mesafe kat etmiş bulunmaktaydı. Ancak Batı dünyası, diğer bir dizi olanak ve iç ayrışmayla Orta Çağ’ı aşma süreci yaşarken, Osmanlı, ne yazıktır ki İstanbul’la birlikte, kendi orta çağının en büyük manevi sembollerinden birine kavuşuyordu. Bu anlamda İstanbul’un fethinin, medeniyet tarihi açısından, Osmanlı’nın orta çağını kalıcılaştırdığını söylemek, “Orta Çağ’ı kapattığını” söylemekten çok daha gerçekçi olacaktır.

Özetle dünya gerçekten de yeni bir çağa yönelmekte, modern dönemin öğeleri fışkırmaktadır birbiri ardına. Bu değişimin öğelerini, bir bütün olarak insanlığın felsefede, sanatta ve bilimde önemli atılımlar yapmasında, üretimde, gemicilikte ve askerlikte yeni teknolojilerin kullanıma sokulmasında ve dünyanın coğrafi keşfinde arayacaksak, açıktır ki İstanbul’un fethi hem bu öğelerden biri değildir, hem de Osmanlı’nın bu gelişmenin dışında kalmasını engelleyici bir işlev görememiştir.

Bu durumda teslim etmek zorundayız ki, İstanbul’un fethinin, dünyanın sonraki biçimlenmesi üzerinde doğrudan ve temelli bir etkisi yoktur. Nitekim şehrin Hıristiyan dünyası için ekonomik bir önemi ve Haçlı Seferleri’ni kışkırtan bir Kudüs kadar bile manevi değeri kalmadığından dişe dokunur bir yardımla desteklenmemiştir.

Bu bağlamda, tarihsel ömrünü çoktan tamamlamış olan Bizans’ın yıkılmasına “çağ değiştirme” gibi hamasi bir anlam yüklemenin, komplekslerimizi dışa vurmaktan öte hiçbir maddi temeli yoktur.

Tüm bu aktardıklarımızın ışığında artık rahatlıkla yineleyebileceğimiz gibi, Fatih ile safiyane cihat ve gazacılık arasında çizilen paralellik doğru değildir. Fatih tıpkı diğer benzerleri gibi, karşıt dinlerden insanlara saldırdığı kadar kendi inancından olan insanlara da saldırmış olan bir imparatordur. Onun diğer Müslümanlardan ilhak ettiği toprakların genişliği Hıristiyanlardan ilhak ettiği topraklardan daha geniş, öldürdüğü Türk ve Müslümanların sayısı öldürdüğü Hıristiyanlardan daha fazla olmuştur.

Lamartine, Fatih’ten, “Padişahlar içinde en az inanç sahibi” olanı diye söz eder. Fetih ile birlikte, “erdemleri ve kusurlarıyla Bizans’ı sindirmiş” yeni bir Osmanlı gerçeği inşa etmiştir. Gerçekte Fatih, Osmanlı’nın şeriatı en çok revize eden, şeriata değil koşullara uygun bir imparatorluk keyfiyeti güden, deyim uygunsa laikliğe en yakın Osmanlı padişahı olmuştur.

Abartılı bir iddia olmakla birlikte Sadi Irmak’ın şu ifadesi bütünüyle temelsiz değildir: “Fatih’in bütün yerli ve yabancı çağdaşları şu noktada birleşmektedirler ki, O, belki bütün zamanların ilk laik Müslümanıdır. Sarayında Müslüman ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamakta ve itikat konuları dahil her ilmi meseleyi en büyük bir müsamaha ile tartışabilmekteydiler.”

“Fatih’in en fazla dikkate değer taraflarından bir tanesi de onun 18. asrın sonlarına kadar gelip geçmiş Osmanlı padişahları arasında taassuptan en fazla sıyrılanı ve Batı’ya karşı yakınlık duyanı olmasıdır”

Veli adıyla bilinen oğlu II. Beyazıt, sofu ve barışsever bir hükümdardı. Babasının ‘bir fitneciler ve riyakarlar sürüsü yüzünden Peygamber Hukuku’nu ihlâl etmiş olduğuna’ inanıyordu. Fatih’in İtalyanlarca yapılmış olan resim ve heykellerinin büyük bir bölümü tiksintiyle elden çıkarıldı.
Bugün İngiltere’de British Museum’da olan Bellini’nin meşhur portresine gelince, önce üzerine boya geçirilerek imha edilmek istenmiştir. Babinger’e göre ise Fatih’in ölümünden sonra II. Beyazıt tarafından sattırılmıştır. Sonuçta resim, İngilizlerce temizlendikten sonra müze koruması altına alınmış ve bu sayede günümüze ulaşma şansını elde etmiştir.

Fatih sonrası Osmanlı sarayı hızla çoraklaşmaya başlayacak, din eğitimi dışındaki dallar tasfiyeye uğrayacak, bununla kalmayıp din eğitimi de tek tipleşecektir.

Çandarlı’nın boğdurulduğu 1453’ten, 16. yüzyıl sonuna kadar iktidar olan 48 vezir-i âzamın sadece dördü Türk-Müslüman soyundandır. Bu durum Fatih ile başlamak üzere Osmanlılığın “milli” kimliğini ne kadar çok yitirdiğinin göstergesidir. Bu vezir-i âzamların üçü ayrıca hadım edilmiş olmak üzere hepsi kendi ailelerinden koparılmış Hıristiyan kökenlilerdir.

Osmanlı geleneği kendini Müslüman-Türk halktan öylesine ayırmıştır ki, Saray erkanının din değiştirmiş veya değiştirmiş görünen Hıristiyan kapıkullarından oluşması bir yana, kendi geçmişleriyle bağları canlı pek çok ünlü Osmanlı büyüğü ile karşılaşırız. Birkaç örnek vermek gerekirse; Vezir-i âzam Mahmut Paşa, 1457’de Sırbistan’da büyük Voyvoda olan Mihail Angeloviç’in kardeşidir. Vezir-i âzam Hersekzade Ahmet Paşa, Hersek Dükü’nün kardeşidir. Meşhur Sokullu Mehmet Paşa Peç Başpiskoposu’nun kardeşidir.

Kimsenin kuşkusu olmasın ki eğer Osmanlı gücünü süreğen koruyabilmiş olsaydı, bugün Türklükten söz etmek mümkün olmayacaktı.

Bu açıdan Fatih, Türklüğü küçümseme ifadesi olarak kullanan Osmanlı saray geleneğinin uç noktalarından biridir. Padişahlar Müslümanlığı hiç olmazsa kimlik olarak kullanmış, kendilerini onun gazileri olarak sunmuş, egemenliğin güvencesi için de olsa işgal ettikleri topraklara Müslüman nüfus yerleştirmiş ve ayrıcalıklı din olarak Müslümanlığın yayılmasını sağlamışlardır.

Ancak aynı şeyi Türklük açısından söylemek mümkün değil. Türkçe’nin Saray’a girmesine izin vermeyen Osmanoğulları, tüm yazışmalarını, edebiyatlarını Arapça ve Farsça üzerinden yapmış, giderek bu iki dilin belirlediği ve halkın anlamadığı bir Osmanlıca kırma dil üretmişlerdir. Yunus Emrelerin, Karacaoğlanların, Pir Sultan Abdalların Türklüğü açıktır, ama Türkçe konuşmayan ve yazmayan bir Fatih’in Türklüğünü ve Türklüğü yücelttiğini ispatlamak için bilimsel ahlâk dışında yollara başvurmak gerekecektir.

Burada üzerinde asıl durulması gereken olgu, bu ölüm vesilesiyle Osmanlı Sarayı’nda süregelen iktidar çatışmasının birdenbire ilginç boyutlara tırmanmasıdır. Öyle boyutlu bir çatışma ki Fatih’in naaşı ortada kalıyor. Ortada kaldığı kesindir çünkü üstünde mum bile yakılmıyor, kendi sarayında kokmaya bırakılıyor Fatih’in cesedi, öyle ki yanına kimse yanaşamayacak hale geliyor, çünkü o sırada Saray’da kıran kırana bir iktidar savaşı sürmektedir.

Ölümünün üzerine ortada kalakalan Fatih’in cesedi ile nihayet 11 gün sonra ilgilenilecektir; İshak Paşa’nın oluruyla kokmuş cesedin üzerine nihayet mum yakılacak, Kethuda Kasım cesedin içini boşaltıp ilaçlayacaktır. Ancak bekletme işi devam edecektir; ta ki Beyazıt’ın, 21 Mayıs 1481’de İstanbul’a gelmesine kadar. İşte bunun bir gün sonrasıdır ki, Fatih’in 18 günden beri beklemekte olan cesedi gömülebilme olanağına sahip olacaktır.

Özetle, Fatih’in son günlerinde Osmanlı sarayı’nın durumu, II. Murat’ın son yıllarındaki Saray’ın durumu gibidir. Ancak bu kez saflar ve misyonlar değişmiştir. Sanılanın aksine Fatih, kadir-i mutlak güçte değildir. Gerek süreğen savaş politikasının kapıkullarındaki tepkisi, gerekse halka yüklediği vergiler ve para değerinin sürekli düşmesinin yarattığı tepkiler onu iyice güçten düşürmüştür.

Böylece, “II. Mehmet 1481 yılında öldüğünde, gerçi eskisinden daha geniş ve güçlü bir imparatorluk bırakıyordu; ancak, yorgun bir ordu, sıkıp suyu çıkarılmış ve hoşnutsuz bir halk, öfkeli ve bölünmüş bir seçkinler topluluğu da…”

KAYNAKÇA
FATİH ve FETİH-Erdoğan AYDIN
Cumhuriyet Kitapları-8. Baskı : Aralık 2006

Fatih ve Fetih

Post navigation