Çok sık duyulan bir kelime değil..Ama her dilde karşılığı var...genellikle de etimolojik olarak "yılan " kökünden ...
Uzak Doğu ve Çin bağlantısı var ..."Lung Tik Chuan Ren" (Ejderhanın torunları )
Uzak doğu kültürlerinde ejderhaların kutsal olduğuna inanılıyormuş . Bir ejderha efnaseninden söz ediliyor . Aynen Ergenekon ve Kurt efsanesi gibi. Genel olarak insanların bir anneden doğmak yerine ejderha,kurt gibi mitolojik varlıklardan doğduklarını düşünmelerinin geçmişi çok eski kadim uygarlıklara kadar gidiyor.
Ejderha yılı... kutlamaları ... Yeni yıl kutlamaları ..
Anadolu kültüründe ejderha var mı ? Var...
Yoksa bu "varlık" tamamiyle bir uzak doğu fenomeni mi ? Değil ..
Mecusilerde ejderha kavramı var . Doğudan mı gelmiş acaba .. Sekretize mi edilmiş..?
Ejderha hiyerofanisi de var ...Hemen hemen her yerde rastlanıyor....Uçan yılan ....
Kadim Pers kültüründe de var : "Azi Dahaka" ,"Azi Suruvara" , gibi çeşitli (renk) ejderhalardan söz ediliyor "Avesta" 'da ....
Anglo Sakson ve hıristiyan kültüründe ejderha sembolüne çok sık rastlanıyor ; göründüğü kadarıyla daha derin anlamda "cevval "... örnekler sunuyor. Pagan dönemlerden Hıristiyanlığa miras kalan bir başka sembol ...
Ben çocukluğumdan bu yana hep ejderhayı Çin kültürü ile bağdaştırdım...
Benim hafızamda kalan öykü, bir uzak doğu öyküsü...
Delikanlı ... yakışıklı Prens .. elinde kılıçla ejderhayla yüzleşir...
Ve Ejderhayı öldürür ...
Ve kral olur ..
En güzel kızı kraliçe olarak alır
İyon ve Karya mitolojisinde devler ve canavarlar var. Altın postu koruyan dev ....
Aslında ejderha kertenkele görünümlü,ağzından ateşler çıkaran , yarasa kanatlarıyla uçabilen tuhaf bir yaratık..
Ağzından ateş çıkaran ve uçan.... Yarasa kanatlı... Zeki ... Büyülü de olabiliyor...
En önemli özelliği bu ...Büyülü .. Konuşabiliyor..
İnsana değil de kertenkeleye ya da kobra yılanına benzeyen ...
Pençeleri olan ...
Pençelerinde dinozor tırnakları olan..
Doğa üstü bir yaratık.. Mitolojik .....
Neden var bu yaratık ? ...
Böyle bir yaratığı gören var mı ?
MÖ. 600 yılında bile Isthar kapısının bekçisi olarak günümüze taşınmış..
İyonya ve Karya mitolojisinde karşımıza harabe kapılarında çıkıyor ..
Agamemnon 'un mavi ejderhası..
Üç başlı ya da iki başlı ..
Ejderhaların birden fazla başı olabiliyor.
Üç başlı kobra yılanı gibi ..
Ama hep üç başlı...
Neden üç ?
Ejderhanın ezoterik anlamı da var . Bir çok ezoterik öğretide karşımıza çıkabiliyor...
İnsanın egosu...Böyle sembolize (Remz) ediliyor...İçindeki ejderhayı (Nefs) dışarıya çıkarmak ....
Ne kadar şişkin ego , o kadar zalim ejderha...Ejderhanı öldür ve huzura kavuş...
İkdidar , güç .... zulüm... Ejderhadan uzak dur ... Ruhunu temizle ...
Uzak doğu kültüründe ejderha "iyi" anlamlı...
Kişinin kendisiyle barışık olması ve "denge" de olması ejderha ile ifade ediliyor...
Batıda tamamiyle farklı ...
İktidar ... Güç ve ateş....
Hıristiyan geleneğinde ejderha "Şeytan " ile özdeşleştiriliyor....
İyilik melekleri ejderhayı yerin altında zincirlere bağlıyorlar, 1000 sene orada mahkum olarak kalıyor ....
Sonra serbest kalıyor .... Tüm insanlığın üzerine ateş kusuyor....
Kıyamet sembolizması.....
Pazar, Şubat 28. 2010
Melek, Şeytan ve Cin
Proloque
Melek kelimesinin etimolojisine bakıldığına haberci ya da haber taşıyan anlamında kullanıldığını görmekteyiz : İbrahice malakh,Latince: angelus , Yunanca : ángelos kavramları aynı semantik kökten türemiştir.
Tanrının mesajını taşıyan varlık anlamında değişik kültürlerde bu kavrama rastlanmaktadır. En eski tek tanrılı din olan kadim İbrani dilinde cherubim, elohim gibi tanrısal varlıklar ya da bene elohim (tanrının çocukları ) anlamındaki semantik köke bağlı ikinci türe de rastlanmaktadır.
Veda’lar ve Zerdüşt öğretilerinde de melek kavramı sık sık karşımıza çıkmaktadır.Bir anlamda haber getiren varlık ,kişi olarak nitelendirilen “Amesha Sphendas “; Ahura Mazda Öğretisi içinde de belirgin bir yer tutmaktadır. Yedizi öğretisi içinde “Yüce melek tavus “ da bir anlamda insan üstü güçleri olan varlıkların hiyerofaniler çeşitlemesinde tamamlayıcı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dinler tarihine bakıldığında "Melek " yani "Angel" kavramının oldukça büyük ve çok değişken bir yer tuttuğunu görürüz.
Korkulacak bir varlık mıdır melekler ? Yoksa sevgi duyulacak ,koruyucu varlıklar mıdır ?
Dinlerin meleklere bakışı da farklıdır .
İslam Dininde Melek Kavramı :
İslam dini meleklere iman etmeyi inancın şartı saymaktadır.
Dört büyük meleğin varlığına inanmak İslam Dininde inancın şartıdır .Melekler, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen, gözle g,örülmeyen, nurdan varlıklar olarak nitelenmiştir.Kutsal kitaplar, Ahura Mazda Tevrat,İncil ve Kur’an bu konuya açıklık getirmiştir.
Cebrail,Mikâil,İsrafil ve Azrail İslam dini inancına göre dört büyük melek olarak nitelendirilir.Öte yandan özellikle tefsirlerde karşımıza çıkan cinler konusu tartışmalıdır .
Cebrail : Vahiy meleği, ya da Allahın gücü olduğuna inanılır.'Cibrîl, 'Rûh-ul-emîn', 'Rûh-ul-kuds', 'Nâmûs-ı ekber gibi adların da verildiği baş melektir.
Mikâil: Evrendeki doğal dengeyi korumakla görevlendirildiğine inanılır.Tüm doğa olayları onun kontrolündedir.
İsrafil: İslam inancına göre, İsrafil Sûra yı üfleyerek kıyamet vaktinin geldiğini duyuracaktır. Kur'an'da "İsrâfil" olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr'a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil'dır. Bu görevinden dolayı İsrafil'e "Sûr meleği" ismi de verilmektedir.
Azrail : melekü’l-mevt (ölüm meleği) şeklinde de bilinir . Görevi insanların canını almak olarak belirlenmiştir.
İslam dini inancına göre Kur'an meleklerin sayısını belirlememesine karşın hadis ve tefsirlerde bu konu detaylandırılmıştır.
Kaç melek vardır ? Bu meleklerin görevi nedir ? Hangi dinde hangi melek yetkilidir ? Bir dinin tanıdığı melek öbür dinde de geçerli midir ?
En cevaplaması zor olan soru işte budur. Tevrat,İncil ve Kur’an melekler konusunda belirli açıklamalar getirmiştir.Bu açıklamaların yeterli olmadığı zamanlarda bazı din adamları kendi düşüncelerini belirtmiş ve bazı açıklamalar getirmişler, yani kutsal kitapları kendi anlayışlarına göre yorumlamışlardır.Kutsal kitapların tefsiri değişik uygulamalara yol açmıştır.Bu uygulamalar zamanın akışı içinde iktidar-insan ilişkilerinde belirli olmuş,iktidarda olan güçlerin manipüle ettiği giderek yozlaştırdığı esnetmelere de maruz kalmıştır.Bu her dinde rastlanan bir olaydır.Tevrat’ın yorumunu yapan Farisi’ler ya da İncil ‘in yorumunu yapan Vatikan ya da Kur’an ın yorumunu yapan El Ezher ekolü oldukça tartışmalı yöntemler kullanmışlardır.
Devam Edecek
----------------------------
(1) Melek,Şeytan ve Cinler kavramları esas itibariyle Pers kökenli olarak kabul edilir. Bu kavramlar tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı öncesinde de varolmuştur. Getik ve Menik yani Gayip dünyası farklı bir dünya olarak algılanmıştır. Bu varlıklar Pagan hiyerofanileriyle alakalıdır.Sümer Asur,Akad ,Babil kültünde iyiliklerle olduğu kadar kötülüklerle de alakalı varlıkların sözü edilir . Örneğin yılan tanrısı Ninzippi ve kötü ruhlar yeraltı kötülükler tanrısı karşıtı (Şeytan ) olarak algılanabilir.
Hermes,ayakları kanatlı yarı tanrı, Grek mitolojisinde tanrıların mesajını insanlara taşıyan bir melek olarak tasvir edilir.
Dini inanç ve yaşayışla bağlantılı olan değer yargıları, kötülük ve şeytan kavramları,Jung,Freud ve Wundt tarafından ve diğer psikologlarca da kapsamlı bir şekilde değerlendirilmistir.Bunun nedeni insanların iyilik ve kötülük kavramları üzerinde fikir birliğine varmamış olmasından kaynaklanabilir.
Melekler tanrının,yani yüce yaratanın emirlerini yerine getirmek üzere yaratılmış varlıklardır.
Melek denilen varlık türünün niteliklerini Kuran Mesajı su sekilde anlatmaktadır;Meleklerin cinsiyeti olmayıp, üremeyle soyunu devam ettirmeleri söz konusu degildir.(Zuhruf, 19) Sürekli Rab be kulluk ve ibadet eden (Bakara, 30), Allah izin verdiginde bedenlenip iman edenlere yardım edebilen (Al-i Imran, 124-125) varlıklardır. Ayrıca Sebe suresi 40 ve 41. ayetlerde melekler, cinlere tapınıldıgını söyleyerek kendilerinin
cin olmadıgını söyleyip, cin-melek farkını açıklamaktadırlar. (Dr. Elif Bulat . Marmara Üniversitesi ,Doktora Tezi ,2006 istanbul )
(2)Iblisin melek olmadıgı , cin türü varlıkların tüm özelliklerine cinlerden olması sebebiyle dogrudan sahip olabilecegi, ayetlerle anlasılmaktadır. Iblisin soyu olması, üreme ve cinsiyet özellikleri tasımasının bir sonucudur.Kehf suresi, 50. ayet bunun delilidir. “Onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz?”
Iblisin cin olması, soyunun olması dısında ordulara sahip oldugu da Kuran’ın verileri
arasındadır. “Iblisin orduları vardır ve toplu haldedirler.” (Suara, 95) Iblisin bedenlenebilme ve ordularının olması gibi özellikleriyle, meleklerle ortakpaydada bulustugunu söyleyebiliriz. Iblisin, melekler gibi Rahman’a sürekli ibadetve itaat eden bir varlık olmaması, onun melek olmayıp cin olması sebebiyle isyan ettigi
ve secdeyi reddetmesini bir sonuç olarak dogurmaktadır.
Seytan, lügat anlamları çerçevesinde, batıl ve bos olan seylere baglayıp, insanı
bunlarla oyalayan ve bu sayede hakikatleri görmesine mani olan, dogrudan uzaklastırarak,
manevi karanlıkların derin kuyusunda insanı susuz bırakan, ayartıp azgınlıga, isyana
yöneltip, insanın iç dünyasını zehirleyen bir varlıgın adı olarak da betimlenebilir.
Kıyamet günü gelene kadar Sûr borusunu çalmak için bekleyen bir melek görevi oldukça tartışmalıdır.
Insan ve cinlerden olmak üzere iki varlık türünü içine alan seytanlar, her peygambere
düsman olmakta, aldatma maksatlı olarak birbirlerine yaldızlı sözler fısıldamaktadırlar.
(Enam, 112) Seytanlar, dostlarına iman edenlerle mücadele etmesi için vahiy
gönderen (Enam, 121), insana çirkin yerlerini açmak için vesvese veren ve aldatan
(Araf, 20-21), ilk insan olan Adem ve esini edep yerlerini göstermek suretiyle takva elbiselerini
soyarak cennetten çıkaran, insana fitne, vesvese tahrikle musallat olan, insanların
göremedigi ve fakat seytanın ve kabilesinin insanları görebildigi (Araf, 27) Allah’tan
Melek kelimesinin etimolojisine bakıldığına haberci ya da haber taşıyan anlamında kullanıldığını görmekteyiz : İbrahice malakh,Latince: angelus , Yunanca : ángelos kavramları aynı semantik kökten türemiştir.
Tanrının mesajını taşıyan varlık anlamında değişik kültürlerde bu kavrama rastlanmaktadır. En eski tek tanrılı din olan kadim İbrani dilinde cherubim, elohim gibi tanrısal varlıklar ya da bene elohim (tanrının çocukları ) anlamındaki semantik köke bağlı ikinci türe de rastlanmaktadır.
Veda’lar ve Zerdüşt öğretilerinde de melek kavramı sık sık karşımıza çıkmaktadır.Bir anlamda haber getiren varlık ,kişi olarak nitelendirilen “Amesha Sphendas “; Ahura Mazda Öğretisi içinde de belirgin bir yer tutmaktadır. Yedizi öğretisi içinde “Yüce melek tavus “ da bir anlamda insan üstü güçleri olan varlıkların hiyerofaniler çeşitlemesinde tamamlayıcı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dinler tarihine bakıldığında "Melek " yani "Angel" kavramının oldukça büyük ve çok değişken bir yer tuttuğunu görürüz.
Korkulacak bir varlık mıdır melekler ? Yoksa sevgi duyulacak ,koruyucu varlıklar mıdır ?
Dinlerin meleklere bakışı da farklıdır .
İslam Dininde Melek Kavramı :
İslam dini meleklere iman etmeyi inancın şartı saymaktadır.
Dört büyük meleğin varlığına inanmak İslam Dininde inancın şartıdır .Melekler, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen, gözle g,örülmeyen, nurdan varlıklar olarak nitelenmiştir.Kutsal kitaplar, Ahura Mazda Tevrat,İncil ve Kur’an bu konuya açıklık getirmiştir.
Cebrail,Mikâil,İsrafil ve Azrail İslam dini inancına göre dört büyük melek olarak nitelendirilir.Öte yandan özellikle tefsirlerde karşımıza çıkan cinler konusu tartışmalıdır .
Cebrail : Vahiy meleği, ya da Allahın gücü olduğuna inanılır.'Cibrîl, 'Rûh-ul-emîn', 'Rûh-ul-kuds', 'Nâmûs-ı ekber gibi adların da verildiği baş melektir.
Mikâil: Evrendeki doğal dengeyi korumakla görevlendirildiğine inanılır.Tüm doğa olayları onun kontrolündedir.
İsrafil: İslam inancına göre, İsrafil Sûra yı üfleyerek kıyamet vaktinin geldiğini duyuracaktır. Kur'an'da "İsrâfil" olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr'a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil'dır. Bu görevinden dolayı İsrafil'e "Sûr meleği" ismi de verilmektedir.
Azrail : melekü’l-mevt (ölüm meleği) şeklinde de bilinir . Görevi insanların canını almak olarak belirlenmiştir.
İslam dini inancına göre Kur'an meleklerin sayısını belirlememesine karşın hadis ve tefsirlerde bu konu detaylandırılmıştır.
Kaç melek vardır ? Bu meleklerin görevi nedir ? Hangi dinde hangi melek yetkilidir ? Bir dinin tanıdığı melek öbür dinde de geçerli midir ?
En cevaplaması zor olan soru işte budur. Tevrat,İncil ve Kur’an melekler konusunda belirli açıklamalar getirmiştir.Bu açıklamaların yeterli olmadığı zamanlarda bazı din adamları kendi düşüncelerini belirtmiş ve bazı açıklamalar getirmişler, yani kutsal kitapları kendi anlayışlarına göre yorumlamışlardır.Kutsal kitapların tefsiri değişik uygulamalara yol açmıştır.Bu uygulamalar zamanın akışı içinde iktidar-insan ilişkilerinde belirli olmuş,iktidarda olan güçlerin manipüle ettiği giderek yozlaştırdığı esnetmelere de maruz kalmıştır.Bu her dinde rastlanan bir olaydır.Tevrat’ın yorumunu yapan Farisi’ler ya da İncil ‘in yorumunu yapan Vatikan ya da Kur’an ın yorumunu yapan El Ezher ekolü oldukça tartışmalı yöntemler kullanmışlardır.
Devam Edecek
----------------------------
(1) Melek,Şeytan ve Cinler kavramları esas itibariyle Pers kökenli olarak kabul edilir. Bu kavramlar tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı öncesinde de varolmuştur. Getik ve Menik yani Gayip dünyası farklı bir dünya olarak algılanmıştır. Bu varlıklar Pagan hiyerofanileriyle alakalıdır.Sümer Asur,Akad ,Babil kültünde iyiliklerle olduğu kadar kötülüklerle de alakalı varlıkların sözü edilir . Örneğin yılan tanrısı Ninzippi ve kötü ruhlar yeraltı kötülükler tanrısı karşıtı (Şeytan ) olarak algılanabilir.
Hermes,ayakları kanatlı yarı tanrı, Grek mitolojisinde tanrıların mesajını insanlara taşıyan bir melek olarak tasvir edilir.
Dini inanç ve yaşayışla bağlantılı olan değer yargıları, kötülük ve şeytan kavramları,Jung,Freud ve Wundt tarafından ve diğer psikologlarca da kapsamlı bir şekilde değerlendirilmistir.Bunun nedeni insanların iyilik ve kötülük kavramları üzerinde fikir birliğine varmamış olmasından kaynaklanabilir.
Melekler tanrının,yani yüce yaratanın emirlerini yerine getirmek üzere yaratılmış varlıklardır.
Melek denilen varlık türünün niteliklerini Kuran Mesajı su sekilde anlatmaktadır;Meleklerin cinsiyeti olmayıp, üremeyle soyunu devam ettirmeleri söz konusu degildir.(Zuhruf, 19) Sürekli Rab be kulluk ve ibadet eden (Bakara, 30), Allah izin verdiginde bedenlenip iman edenlere yardım edebilen (Al-i Imran, 124-125) varlıklardır. Ayrıca Sebe suresi 40 ve 41. ayetlerde melekler, cinlere tapınıldıgını söyleyerek kendilerinin
cin olmadıgını söyleyip, cin-melek farkını açıklamaktadırlar. (Dr. Elif Bulat . Marmara Üniversitesi ,Doktora Tezi ,2006 istanbul )
(2)Iblisin melek olmadıgı , cin türü varlıkların tüm özelliklerine cinlerden olması sebebiyle dogrudan sahip olabilecegi, ayetlerle anlasılmaktadır. Iblisin soyu olması, üreme ve cinsiyet özellikleri tasımasının bir sonucudur.Kehf suresi, 50. ayet bunun delilidir. “Onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz?”
Iblisin cin olması, soyunun olması dısında ordulara sahip oldugu da Kuran’ın verileri
arasındadır. “Iblisin orduları vardır ve toplu haldedirler.” (Suara, 95) Iblisin bedenlenebilme ve ordularının olması gibi özellikleriyle, meleklerle ortakpaydada bulustugunu söyleyebiliriz. Iblisin, melekler gibi Rahman’a sürekli ibadetve itaat eden bir varlık olmaması, onun melek olmayıp cin olması sebebiyle isyan ettigi
ve secdeyi reddetmesini bir sonuç olarak dogurmaktadır.
Seytan, lügat anlamları çerçevesinde, batıl ve bos olan seylere baglayıp, insanı
bunlarla oyalayan ve bu sayede hakikatleri görmesine mani olan, dogrudan uzaklastırarak,
manevi karanlıkların derin kuyusunda insanı susuz bırakan, ayartıp azgınlıga, isyana
yöneltip, insanın iç dünyasını zehirleyen bir varlıgın adı olarak da betimlenebilir.
Kıyamet günü gelene kadar Sûr borusunu çalmak için bekleyen bir melek görevi oldukça tartışmalıdır.
Insan ve cinlerden olmak üzere iki varlık türünü içine alan seytanlar, her peygambere
düsman olmakta, aldatma maksatlı olarak birbirlerine yaldızlı sözler fısıldamaktadırlar.
(Enam, 112) Seytanlar, dostlarına iman edenlerle mücadele etmesi için vahiy
gönderen (Enam, 121), insana çirkin yerlerini açmak için vesvese veren ve aldatan
(Araf, 20-21), ilk insan olan Adem ve esini edep yerlerini göstermek suretiyle takva elbiselerini
soyarak cennetten çıkaran, insana fitne, vesvese tahrikle musallat olan, insanların
göremedigi ve fakat seytanın ve kabilesinin insanları görebildigi (Araf, 27) Allah’tan
Pazar, Şubat 21. 2010
Hukuk : Themis ve Nemesis
Yeni yıla girdiğimizden bu yana açılımlar yerini "hukuk " temelli kavramların havada uçuştuğu, "Hukuk Devleti" , "Sosyal Devlet " ,"Adalet" vb. gibi son derece soyut, herkes için farklı açılımlar yaratan söylemlere bıraktı.
Bu söylemleri daha iyi kavramak adına paralel okumalar gerekli oldu.
Amatör hukukçuluğumuz bir yerde değerli bilim adamı gerçek insan , "Prof. Dr. Rona Aybay Hocamın ", ODTÜ 'de 1971 yılında verdiği hukuk derslerinde sık sık tekrar ettiği gibi ;"Homo Homini Lupus " kavramının beynimde çaktırdığı şimşekle izah edilebilse bile yine de empirik bir yaklaşımla liberal hukuk kavramının ana teması olan "Adalet Mülkün Temelidir " sloganına her yerde rastladığımı ve inanılmaz derecede meraklandığımı itiraf etmeliyim.
Zaman içerisinde bu sloganın üzerinde derinlemesine düşündüğümde, uygarlık tarihinde krallar ve feodalitenin yavaş yavaş çökmeye başladığı 17.yüzyıldan itibaren modernitenin ana sosyal sınıfı olan burjuvazinin ortaya çıktığını, vb. gibi klişeleşmiş bir söyleme saplandığımın da farkındayım .
Her zaman değerli bilim adamlarının kıymetli makalelerinin yer aldığı "Doğu Batı " dergisinin 2000-2001 yılı 13. sayısında" hukuk" temel kavramları üzerine bir derleme yaptığını görmek beni çok mutlu etti.
Doğan Özlem Hocanın analizi (1) gerçekten aradan 10 yıl geçmesine karşın ,içinde bulunduğumuz yapma "hukuk karmaşası"na ışık tutacak seviyede:
"Burjuvazi sosyal bir sınıf olarak güçlenirken "devlet" kavramı da bazı değişikliklere uğrar. Burjuvazinin giderek hakim olduğu devlet bürokrasisi kendi hukuk sistemini de yaratır"
Acaba nasıl yaratılıyor ? Düşüncelerimi ve bilgilerimi bir araya toplayacak cesareti buldum : bana göre artık kesin olan bir şey varsa o da Cumhuriyetin 88. yılında mevcut hukuk sisteminin değişmeye muhtaç olduğu sinyallerinin kuvvtle alındığı bir dönemi yoğun bir biçimde yaşıyoruz.Anayasa konusunda ciddi tereddütler oluştu.Giderek "Adalet" kavramı mercek altına alınmış durumda. Kıralın elbisesinin olmadığı ortaya çıktı . "Kral Çıplak " diye bağırıverdi biri. Türkiye 'de Hukuk yok.... Hukuk çıplak kalmış.....
Batı uygarlığının temel felsefi kavramlarını adapte ettiği "Helen " kültünün iki ana tanrıçası Zeus panteonunda adaleti temsil ettiği bilinen "Themis" ve "Nemesis " tanrıçaları giderek bu yeni hukuk düzeninde yerini alır .
Gözleri bağlı Themis heykeli Avrupa'nın başkent meydanlarında boy göstermeye başlar.
Themis bir elinde terazi öbüründe kılıç tutar.(Bizde heykel ve kılıç yok olmuş sadece terazi sembolü kalmıştır)
Kimdir Themis ?
Helen mitolojisinde adalet ve düzenin tanrıçası olarak tanıtılan Themis Uranüs ve Gaia 'nın kızıdır.İlahi adaletin temsilcisidir. Themis değişmeyen ve hiç bir zaman bozulmayan doğal dengenin evrenin varoluşunu sağlayan ilahi sistemi simgeler.
Themis'in öfkesi yoktur.Adaletsizlikler karşısında öfke göstermez. Yani şiddet uygulamaz. Cezalandırıcı değildir. Bir kahindir . Şiddet uygulamaz.
Oysa Nemesis öfkesini hiç saklamaz. Tersine kıyıcıdır.Cezalandırıcıdır.İnsanların adalete uygun olmayan davranışlarını aşırı şiddet uygulayarak cezalandırır.
Roma Uygarlığına geçişte "Themis " "Justitia" 'ya dönüşür ,"Nemesis" de "Invidia" ya.
Roma hukuku "corpus luris civilis " oluşum sürecinde adalet kavramı bu temeller üzerine inşa edilir. Bu inşaat da İstanbul 'da yapılır. Batı Roma imparatorluğu diktalarla sarsılırken Doğu Roma imparatoru Justinyanus bugünkü "hukuk " biliminin temellerini atacak olan "codex" 'i oluşturuyordu.
Batı burjuvazisi "modernite" kavramı içinde güçlü "ulus devlet " modelini yaratarak sanayileşme hamlesine geçerken kendisine gerekli olan hukuk sistemini de yaratmıştır.
Liberal Hukuk,aydınlanma felsefesi içinde hukukla sınırlanan devlet kavramını da geliştirerek sistematize ediyordu. Devlet bu hukuk sistemini uygulamak için "şiddet tekeli "olarak tabir edilen bugünkü düzenli bürokratik "emniyet güçleri " ya da "Silahlı Kuvvetler " olarak tanımlayacağımız gücü de yaratıyordu.
Devlet artık kendi idare ettiği "ordu " ve "polis" gücüyle kendi hukuk düzenini içerde ve dışarıda sağlıyacaktı.Burjuvazi sınıfının çıkarları içerisinde en önemli olan kavram "mülk" kavramı da hukuk sistemi içerisine yerleşiyordu. Amaç mülkü korumaktı.
Hukuk devleti kavramı aslında binlerce yıldır varolan bir kavramdır.Devlet gücünün yani bu şiddet tekelini sınırlandırmaya dayandırılan hukuk sistemidir. Thamis in elinde tuttuğu kılıç bir anlamda bu şiddet tekelini simgeler.Terazi ise bu şiddetin dengesini .
Devleti idare eden "despot kral" tarihsel gelişme içinde, "Tanrı" adına , "din" adına sınırlandırılmak da istenmiştir. Bu belirli ölçülerde başarılmıştır da . Magna _Carta belgesi de kıralın yetkilerini dengeleyen bir akittir.
Bireysel özgürlükler,insan hakları ise aydınlanma felsefesinin getirdiği ve hukuk devleti kavramına ilave edilen modern kavramlardır.
İktidarda olan güçler devletin şiddet tekelini bireysel özgürlükleri ve insan haklarını sağlamak konusunda yönlendirmektense kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanma eğiliminde olmuşlardır.
Son üç yüz yıllık batı siyasal tarihi bu örneklerle doludur.
Liberalizmin iki yüzü de bu süreç içinde ortaya çıkmıştır.
"Siyasal Liberalizm" ve "Ekonomik Liberalizm (Kapitalizm)"
Giderek batıdaki hukuk sistemleri Themis'in değil de Nemesis 'in ağırlıklı olarak cezalandırdığı halkları idare etmeyi amaçlayan hukuk devletlerini ,yani ulusal devletleri yaratmışlardır.
Esas itibariyle halkın seçerek devleti idare etmesi için görevlendirdiği siyasal iktidarlar ,bireysel özgürlükler,tam isdihdam,iş garantisi temelinde çalışmak yerine "mülk " ü koruma ve kollama ,üretilen artık değerlerin belirli bir sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanılması yönünde gidişat göstermektedir.
Sosyal devlet kavramı çoğunlukla ütopik bir amaç gibi sessiz ve fakir çoğunluğun rüyalarını süslemekten başka bir yerde görülmemektedir.
Devletin kurumları arasında süregiden iktidar mücadelesi şiddet tekelinin kimin tarafından idare edileceğine endekslidir.
Themis 'in gözlerinin bağlanmasıyla simgeleştirilen bu umutsuzluk giderek terazininin öbür kefesine konan kılıcın ağırlığıyla tek yöne doğru eğilmektedir.
Themis 'in kehaneti doğruysa , Nemesis öfkesini kusmaya devam edecektir.
-------------------------------------------
(1) Prof. Dr. Doğan Özlem : "Hukuk devletini sosyal devlet içinde düşünmek" . Doğu Batı Dergisi sayı 13 ,2000-2001
Bu söylemleri daha iyi kavramak adına paralel okumalar gerekli oldu.
Amatör hukukçuluğumuz bir yerde değerli bilim adamı gerçek insan , "Prof. Dr. Rona Aybay Hocamın ", ODTÜ 'de 1971 yılında verdiği hukuk derslerinde sık sık tekrar ettiği gibi ;"Homo Homini Lupus " kavramının beynimde çaktırdığı şimşekle izah edilebilse bile yine de empirik bir yaklaşımla liberal hukuk kavramının ana teması olan "Adalet Mülkün Temelidir " sloganına her yerde rastladığımı ve inanılmaz derecede meraklandığımı itiraf etmeliyim.
Zaman içerisinde bu sloganın üzerinde derinlemesine düşündüğümde, uygarlık tarihinde krallar ve feodalitenin yavaş yavaş çökmeye başladığı 17.yüzyıldan itibaren modernitenin ana sosyal sınıfı olan burjuvazinin ortaya çıktığını, vb. gibi klişeleşmiş bir söyleme saplandığımın da farkındayım .
Her zaman değerli bilim adamlarının kıymetli makalelerinin yer aldığı "Doğu Batı " dergisinin 2000-2001 yılı 13. sayısında" hukuk" temel kavramları üzerine bir derleme yaptığını görmek beni çok mutlu etti.
Doğan Özlem Hocanın analizi (1) gerçekten aradan 10 yıl geçmesine karşın ,içinde bulunduğumuz yapma "hukuk karmaşası"na ışık tutacak seviyede:
"Burjuvazi sosyal bir sınıf olarak güçlenirken "devlet" kavramı da bazı değişikliklere uğrar. Burjuvazinin giderek hakim olduğu devlet bürokrasisi kendi hukuk sistemini de yaratır"
Acaba nasıl yaratılıyor ? Düşüncelerimi ve bilgilerimi bir araya toplayacak cesareti buldum : bana göre artık kesin olan bir şey varsa o da Cumhuriyetin 88. yılında mevcut hukuk sisteminin değişmeye muhtaç olduğu sinyallerinin kuvvtle alındığı bir dönemi yoğun bir biçimde yaşıyoruz.Anayasa konusunda ciddi tereddütler oluştu.Giderek "Adalet" kavramı mercek altına alınmış durumda. Kıralın elbisesinin olmadığı ortaya çıktı . "Kral Çıplak " diye bağırıverdi biri. Türkiye 'de Hukuk yok.... Hukuk çıplak kalmış.....
Batı uygarlığının temel felsefi kavramlarını adapte ettiği "Helen " kültünün iki ana tanrıçası Zeus panteonunda adaleti temsil ettiği bilinen "Themis" ve "Nemesis " tanrıçaları giderek bu yeni hukuk düzeninde yerini alır .
Gözleri bağlı Themis heykeli Avrupa'nın başkent meydanlarında boy göstermeye başlar.
Themis bir elinde terazi öbüründe kılıç tutar.(Bizde heykel ve kılıç yok olmuş sadece terazi sembolü kalmıştır)
Kimdir Themis ?
Helen mitolojisinde adalet ve düzenin tanrıçası olarak tanıtılan Themis Uranüs ve Gaia 'nın kızıdır.İlahi adaletin temsilcisidir. Themis değişmeyen ve hiç bir zaman bozulmayan doğal dengenin evrenin varoluşunu sağlayan ilahi sistemi simgeler.
Themis'in öfkesi yoktur.Adaletsizlikler karşısında öfke göstermez. Yani şiddet uygulamaz. Cezalandırıcı değildir. Bir kahindir . Şiddet uygulamaz.
Oysa Nemesis öfkesini hiç saklamaz. Tersine kıyıcıdır.Cezalandırıcıdır.İnsanların adalete uygun olmayan davranışlarını aşırı şiddet uygulayarak cezalandırır.
Roma Uygarlığına geçişte "Themis " "Justitia" 'ya dönüşür ,"Nemesis" de "Invidia" ya.
Roma hukuku "corpus luris civilis " oluşum sürecinde adalet kavramı bu temeller üzerine inşa edilir. Bu inşaat da İstanbul 'da yapılır. Batı Roma imparatorluğu diktalarla sarsılırken Doğu Roma imparatoru Justinyanus bugünkü "hukuk " biliminin temellerini atacak olan "codex" 'i oluşturuyordu.
Batı burjuvazisi "modernite" kavramı içinde güçlü "ulus devlet " modelini yaratarak sanayileşme hamlesine geçerken kendisine gerekli olan hukuk sistemini de yaratmıştır.
Liberal Hukuk,aydınlanma felsefesi içinde hukukla sınırlanan devlet kavramını da geliştirerek sistematize ediyordu. Devlet bu hukuk sistemini uygulamak için "şiddet tekeli "olarak tabir edilen bugünkü düzenli bürokratik "emniyet güçleri " ya da "Silahlı Kuvvetler " olarak tanımlayacağımız gücü de yaratıyordu.
Devlet artık kendi idare ettiği "ordu " ve "polis" gücüyle kendi hukuk düzenini içerde ve dışarıda sağlıyacaktı.Burjuvazi sınıfının çıkarları içerisinde en önemli olan kavram "mülk" kavramı da hukuk sistemi içerisine yerleşiyordu. Amaç mülkü korumaktı.
Hukuk devleti kavramı aslında binlerce yıldır varolan bir kavramdır.Devlet gücünün yani bu şiddet tekelini sınırlandırmaya dayandırılan hukuk sistemidir. Thamis in elinde tuttuğu kılıç bir anlamda bu şiddet tekelini simgeler.Terazi ise bu şiddetin dengesini .
Devleti idare eden "despot kral" tarihsel gelişme içinde, "Tanrı" adına , "din" adına sınırlandırılmak da istenmiştir. Bu belirli ölçülerde başarılmıştır da . Magna _Carta belgesi de kıralın yetkilerini dengeleyen bir akittir.
Bireysel özgürlükler,insan hakları ise aydınlanma felsefesinin getirdiği ve hukuk devleti kavramına ilave edilen modern kavramlardır.
İktidarda olan güçler devletin şiddet tekelini bireysel özgürlükleri ve insan haklarını sağlamak konusunda yönlendirmektense kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanma eğiliminde olmuşlardır.
Son üç yüz yıllık batı siyasal tarihi bu örneklerle doludur.
Liberalizmin iki yüzü de bu süreç içinde ortaya çıkmıştır.
"Siyasal Liberalizm" ve "Ekonomik Liberalizm (Kapitalizm)"
Giderek batıdaki hukuk sistemleri Themis'in değil de Nemesis 'in ağırlıklı olarak cezalandırdığı halkları idare etmeyi amaçlayan hukuk devletlerini ,yani ulusal devletleri yaratmışlardır.
Esas itibariyle halkın seçerek devleti idare etmesi için görevlendirdiği siyasal iktidarlar ,bireysel özgürlükler,tam isdihdam,iş garantisi temelinde çalışmak yerine "mülk " ü koruma ve kollama ,üretilen artık değerlerin belirli bir sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanılması yönünde gidişat göstermektedir.
Sosyal devlet kavramı çoğunlukla ütopik bir amaç gibi sessiz ve fakir çoğunluğun rüyalarını süslemekten başka bir yerde görülmemektedir.
Devletin kurumları arasında süregiden iktidar mücadelesi şiddet tekelinin kimin tarafından idare edileceğine endekslidir.
Themis 'in gözlerinin bağlanmasıyla simgeleştirilen bu umutsuzluk giderek terazininin öbür kefesine konan kılıcın ağırlığıyla tek yöne doğru eğilmektedir.
Themis 'in kehaneti doğruysa , Nemesis öfkesini kusmaya devam edecektir.
-------------------------------------------
(1) Prof. Dr. Doğan Özlem : "Hukuk devletini sosyal devlet içinde düşünmek" . Doğu Batı Dergisi sayı 13 ,2000-2001
Pazar, Şubat 14. 2010
Sevgililer Günü
Bugün sevgililer günü ya da batıda bilindiği şekliyle St:Valantine (Aziz Valantine) günü .
Büyük kentlerin alışveriş bulvarlarında şöyle bir yürüdüğünüzde neler görürsünüz ?
Kalp ve ok ...
Kırmızı gül ,çikolata ...
İki kişilik rezervasyonlar ...
Hediyeler ..
Sevgilisi olanlar mutlu , sevgilisi olmayanlar bunalımlı..
Bir özel gün daha ....
Çağdaş yaşamın, modernitenin yarattığı bir özel gün daha ...
İnsanlar bir gün de sevgiyi,sevdiklerini sevmeyi düşünsünler bakalım , diye düşünülmüş bir gün mü acaba ?
Yoksa bir gün daha İsa ve tanrı için dua etsinler diye mi ?
Aziz Valantine Günü diye anılmasına karşın Katolik Kilisesi ve Doğu Kilisesi arasında tarihler konusunda da bir anlaşmazlığa düşülmüş gibi görünüyor... Özel gün olarak 14 Şubat 'ı kabul eden Vatikan'a karşın Fener 6 ya da 30 Temmuz un geçerli olduğunu savunuyor.
Vatikan 'la Fener arasındaki anlaşmazlıklar bu kadarla kalmıyor.
Aziz Valentine Bir papaz mı, bir grup hıristiyan misyoneri mi yoksa bir aziz mi ?
İşte bu sorulara kesin cevap verilemiyor. Vatikan özel yortu günleri takviminde bu güne yer vermezken ,Doğu kilisesi 6 Temmuz 'da farklı 30 Temmuz 'da farklı kutlama yapıyor .
Azizler ve özel günler söz konusu olduğunda "Resmi Din " yetkilileri hemen düzenlemeye gitmek zorunluluğunu duyuyorlar.
Müslümanlar arasında da böyle tarihi birbirine karışan özel günler vardır . Bugün Diyanet işleri başkanlığının açıklamasında "Kutlu Doğum Haftası" olarak bilinen Hz. Muhammed 'in doğumuyla ilişkilendirilen günlerin tarihinin kesinleştiği bildiriliyor :Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe konan Kutlu Doğum Haftası her yıl 14-20 Nisan’da kutlanacakmış.İşte böylelikle Türkiye 'de bu haftanın bu tarihlerde kutlanacağı biliniyor . Peki diğer Müslüman ülkelerde durum nasıl acaba ? Bilmiyoruz ... Bldiğimiz şey en azından "Eid El Fitr" (Ramazan Bayramı ) ve "Eid El Adak" (Kurban Bayramı ) tarihlerinin de fülkeden ülkeye hilâlin görünüşü nedeniyle farklılaştığı...
Hıristiyanlığın resmi Roma İmparatorluk dini olarak kabul edilişi MS: 373 yılında gerçekleşiyor. Beş büyük kült arasından Hıristiyanlığın seçilişi de ayrı bir merak konusu.Askerler arasında yaygın olam Mithra dini bir kalemde saf dışı oluveriyor. Mithra tapınakları hala duruyor. Anadolu ve Kuzey Afrika kıyılarındaki antik kentler beş büyük kültün tapınaklarıyla dolu.
Benim en dikkatimi çeken Dionysos kültü...
Aziz Valentine gününü ben biraz da Dionysos kutlamaları paralelinde görüyorum . Nasıl Noel "Saturnia" kutlamalarıyla bağlantılıysa bu sevgililer günü kutlamaları da biraz Dionysos kültüyle alakalı...
Altın çağda Anadoluda "Lykos vadisi" (1) olarak bilinen ve kral yollarının geçtiği doğuyu batıya bağlayan yolların kesiştiği bu yörenin en belirgin kültü Dionysos.
Baharın kış ölüp her bahar canlanan aşk,şarap ve çılgınlığın tanrısı Dionysos..
Grek Mitolojisi belgelerine göre Dionysos söylencesi şöyle : Giritli Demeter'in güzeller güzeli kızı Persepone 'yi kıza göz koyan çapkın Zeus 'un tacizinden korumak için Sicilya 'da bir mağaraya saklar. kapısına da nöbetçiler diker.
Zeus bir yılan kılığına girerek mağaraya gizlice girer ve Persepone 'yle sevişir.Bu ilişkiden Dionysos doğar.
Zeus 'un varisi Dionysos mağarada Titanların verdiği çok tuhaf oyuncaklarla oynarken titanlar onu parçalarlar.Vücudunun her bir parçası bir yere dağılır. Athena bunu görür ve Dionysos'un un kalbini saklar.Apollon kalbi ve uzuvlarını alıp Kehanet Dağı 'na (Parnassus) götürür. Orada tanrı Dionysos yeniden doğar.
Tanrının doğumu şenliklerle kutlanır.
Bu şenliklerin en belirgini Tyhas ve Mainas esrimeleri geçiren çılgın kadınlardır. Dionysos karnavalı diye bilinen ve biraz bugünkü diğer karnavallara (Rio Karnavalı ) benzeyen şenliklerde somalı şarap içen çıplak kadınlar çılgınca dans ederek erkeklere saldırırlar.Euripides 'in Bakkhalar trajedisinde bu kadınların bahsi geçer .
Dionysos 'un mitolojide birbirinden çok farklı şekilde anlatıldığı bilinmektedir.Hint,Mısır,Pers mitolojileriyle de bağlantılıdır.
Günümüzde bu konuda kesin bir şey söylemek çok zordur .
Dionysos da bir çok söylenceden oluşan karmaşık ve çok yüzlü , çok katmanlı bir kült olarak karşımıza çıkmaktadır.
Diğer tanrılardan farklı olarak cezalandırmak yerine insani zevkler olarak tanımlanan "İnsan Doğası " , "Fitrat ", "Nefis " gibi kavramlaştırılan isteklerin serbestçe dışa vurulmasına izin veren bir tanrı anlayışını simgeler.
Tek tanrılı dinlerde "sulük","Meditasyon" vb. gibi ezoterik yöntemlerle "terbiye " edilmeye çalışılan insanın "Nefis" i Dionysos kültünde tam olarak ters yöne doğru hareket eder.
Bir ölçüde Aziz Valentine da "Fornication " (2) yasağı getirilen yörelerde Dionysos kültünün uzantısı kabul edilebilecek özgürlüklerden söz etmiştir.
Benim anladığım kadarıyla " Valentino" İtalya 'da Dionysos kültüne vakıf olarak insan doğasının özgür olmasını savunan ve bunu kilisenin anlayacağı bir dille formüle eden bir papazdı.
---------------------
(1)İç Ege bölgesi , Güneyde Salbakos (Babadağ),kuzeyde Çökelez Dağı,Güney Doğu Honaz Dağı,batıda Buldak Sazak Dağı arasında kalan vadi .
(2) Fornication : Ortaçağda erkek ve kadının çiftleşmesi kralın iznine bağlıydı.Ancak Fornication izni olan çiftler çocuk yapabilirdi...
Büyük kentlerin alışveriş bulvarlarında şöyle bir yürüdüğünüzde neler görürsünüz ?
Kalp ve ok ...
Kırmızı gül ,çikolata ...
İki kişilik rezervasyonlar ...
Hediyeler ..
Sevgilisi olanlar mutlu , sevgilisi olmayanlar bunalımlı..
Bir özel gün daha ....
Çağdaş yaşamın, modernitenin yarattığı bir özel gün daha ...
İnsanlar bir gün de sevgiyi,sevdiklerini sevmeyi düşünsünler bakalım , diye düşünülmüş bir gün mü acaba ?
Yoksa bir gün daha İsa ve tanrı için dua etsinler diye mi ?
Aziz Valantine Günü diye anılmasına karşın Katolik Kilisesi ve Doğu Kilisesi arasında tarihler konusunda da bir anlaşmazlığa düşülmüş gibi görünüyor... Özel gün olarak 14 Şubat 'ı kabul eden Vatikan'a karşın Fener 6 ya da 30 Temmuz un geçerli olduğunu savunuyor.
Vatikan 'la Fener arasındaki anlaşmazlıklar bu kadarla kalmıyor.
Aziz Valentine Bir papaz mı, bir grup hıristiyan misyoneri mi yoksa bir aziz mi ?
İşte bu sorulara kesin cevap verilemiyor. Vatikan özel yortu günleri takviminde bu güne yer vermezken ,Doğu kilisesi 6 Temmuz 'da farklı 30 Temmuz 'da farklı kutlama yapıyor .
Azizler ve özel günler söz konusu olduğunda "Resmi Din " yetkilileri hemen düzenlemeye gitmek zorunluluğunu duyuyorlar.
Müslümanlar arasında da böyle tarihi birbirine karışan özel günler vardır . Bugün Diyanet işleri başkanlığının açıklamasında "Kutlu Doğum Haftası" olarak bilinen Hz. Muhammed 'in doğumuyla ilişkilendirilen günlerin tarihinin kesinleştiği bildiriliyor :Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe konan Kutlu Doğum Haftası her yıl 14-20 Nisan’da kutlanacakmış.İşte böylelikle Türkiye 'de bu haftanın bu tarihlerde kutlanacağı biliniyor . Peki diğer Müslüman ülkelerde durum nasıl acaba ? Bilmiyoruz ... Bldiğimiz şey en azından "Eid El Fitr" (Ramazan Bayramı ) ve "Eid El Adak" (Kurban Bayramı ) tarihlerinin de fülkeden ülkeye hilâlin görünüşü nedeniyle farklılaştığı...
Hıristiyanlığın resmi Roma İmparatorluk dini olarak kabul edilişi MS: 373 yılında gerçekleşiyor. Beş büyük kült arasından Hıristiyanlığın seçilişi de ayrı bir merak konusu.Askerler arasında yaygın olam Mithra dini bir kalemde saf dışı oluveriyor. Mithra tapınakları hala duruyor. Anadolu ve Kuzey Afrika kıyılarındaki antik kentler beş büyük kültün tapınaklarıyla dolu.
Benim en dikkatimi çeken Dionysos kültü...
Aziz Valentine gününü ben biraz da Dionysos kutlamaları paralelinde görüyorum . Nasıl Noel "Saturnia" kutlamalarıyla bağlantılıysa bu sevgililer günü kutlamaları da biraz Dionysos kültüyle alakalı...
Altın çağda Anadoluda "Lykos vadisi" (1) olarak bilinen ve kral yollarının geçtiği doğuyu batıya bağlayan yolların kesiştiği bu yörenin en belirgin kültü Dionysos.
Baharın kış ölüp her bahar canlanan aşk,şarap ve çılgınlığın tanrısı Dionysos..
Grek Mitolojisi belgelerine göre Dionysos söylencesi şöyle : Giritli Demeter'in güzeller güzeli kızı Persepone 'yi kıza göz koyan çapkın Zeus 'un tacizinden korumak için Sicilya 'da bir mağaraya saklar. kapısına da nöbetçiler diker.
Zeus bir yılan kılığına girerek mağaraya gizlice girer ve Persepone 'yle sevişir.Bu ilişkiden Dionysos doğar.
Zeus 'un varisi Dionysos mağarada Titanların verdiği çok tuhaf oyuncaklarla oynarken titanlar onu parçalarlar.Vücudunun her bir parçası bir yere dağılır. Athena bunu görür ve Dionysos'un un kalbini saklar.Apollon kalbi ve uzuvlarını alıp Kehanet Dağı 'na (Parnassus) götürür. Orada tanrı Dionysos yeniden doğar.
Tanrının doğumu şenliklerle kutlanır.
Bu şenliklerin en belirgini Tyhas ve Mainas esrimeleri geçiren çılgın kadınlardır. Dionysos karnavalı diye bilinen ve biraz bugünkü diğer karnavallara (Rio Karnavalı ) benzeyen şenliklerde somalı şarap içen çıplak kadınlar çılgınca dans ederek erkeklere saldırırlar.Euripides 'in Bakkhalar trajedisinde bu kadınların bahsi geçer .
Dionysos 'un mitolojide birbirinden çok farklı şekilde anlatıldığı bilinmektedir.Hint,Mısır,Pers mitolojileriyle de bağlantılıdır.
Günümüzde bu konuda kesin bir şey söylemek çok zordur .
Dionysos da bir çok söylenceden oluşan karmaşık ve çok yüzlü , çok katmanlı bir kült olarak karşımıza çıkmaktadır.
Diğer tanrılardan farklı olarak cezalandırmak yerine insani zevkler olarak tanımlanan "İnsan Doğası " , "Fitrat ", "Nefis " gibi kavramlaştırılan isteklerin serbestçe dışa vurulmasına izin veren bir tanrı anlayışını simgeler.
Tek tanrılı dinlerde "sulük","Meditasyon" vb. gibi ezoterik yöntemlerle "terbiye " edilmeye çalışılan insanın "Nefis" i Dionysos kültünde tam olarak ters yöne doğru hareket eder.
Bir ölçüde Aziz Valentine da "Fornication " (2) yasağı getirilen yörelerde Dionysos kültünün uzantısı kabul edilebilecek özgürlüklerden söz etmiştir.
Benim anladığım kadarıyla " Valentino" İtalya 'da Dionysos kültüne vakıf olarak insan doğasının özgür olmasını savunan ve bunu kilisenin anlayacağı bir dille formüle eden bir papazdı.
---------------------
(1)İç Ege bölgesi , Güneyde Salbakos (Babadağ),kuzeyde Çökelez Dağı,Güney Doğu Honaz Dağı,batıda Buldak Sazak Dağı arasında kalan vadi .
(2) Fornication : Ortaçağda erkek ve kadının çiftleşmesi kralın iznine bağlıydı.Ancak Fornication izni olan çiftler çocuk yapabilirdi...
Pazartesi, Şubat 8. 2010
August Strindberg (1)
"İnsan, o kadar çok duygusunu gizlemek zorunda kalıyor ki, utançtan yüzü kızarıyor."
Jorge Luis BORGES : Borges ve yazma Üzerine s.105
Kuzeyin ünlü yazarı Johan August Strindberg bir çok bakımdan bana ilginç gelen fikirleriyle on yıl
yaşadığım Stockholm ‘de bana karanlık ve soğuk gecelerde ışık tutan yazarlardan biri olmuştur.
1975 yılında başladığım Strindberg çeviri notları günlüklerim arasından tesadüfen çıktı.Ne kadar sevindiğimi anlatamam .
En azından başladığım işi bitirmeliyim diye düşündüm. Kuzey 'in bu büyük düşünürü yeterince tanıtılamadı sanırım. Bir tiyatro yazarı gibi biliniyor daha çok.
Burada yazarın düşüncelerinden oluşan bir derlemeyi doğrudan 1975 yılında yaptığım çevirileri gözden geçirerek İsveççe den aktarmak istiyorum. Bu derleme İsveçli entellektüel Jan Myrdal ‘in editörlüğüyle Pan Kitaplar tarafından gerçekleştirilmiş.Belki de zamanla tüm kitabı aktarmak mümkün olur .
(Doğumu :.22 Ocak 1849- Vefatı :.4 Mayıs 1912)
Johan August Strindberg kendini şöyle tanıtıyor : (1)
“Benim siyasi fikirlerimi merak edenler için söylüyorum. Ben Sosyalistim,nihilistim ve her tür gericiliğe karşı duran katıksız bir cumhuriyetciyim. Beni tanımak isteyenler böyle tanısın.Doğanın katledilişi konusunda Jean Jacques ile aynı fikirdeyim.Bana göre her bakımdan o kadar yönlendirilmiş ve aşırı yönetilmiş durumdayız ki yeni bir başlangıç yapmak zorunlu hale gelmiştir. Neyin nerede olduğunu araştırmak için her şeyin altını üstüne getirip havaya uçurulması işleminde de görev almak isterim. ”
(2)
Toplum nedir ?
Toplum üst yapının altyapıyı etkisi altında tuttuğu bir birlikte yaşama biçimidir.Bu toplumun en kutsal sırrıdır.Bu sırrı ifşa edenler ya da sırrı halk arasında yaymaya kalkanlar çeşitli şekillerde cezalandırılırlar.Tüm kitapları yazan ,bizi eğiten üst yapı kurumları bütün bu konularda yapılacak tartışmalarda kendi çıkarlarına uygun sonuçlar çıkarabilecek yetenekleri de bünyesinde bulundurmayı ihmal etmemiştir.Üst sınıf, alt sınıftan her kişinin çok çalışması koşuluyla üst sınıfa geçiş yapabileceğini savunur.
En bilinen üst sınıfa geçme yöntemi kitabına uydurulmuş olan hırsızlıktır.Bu geçişi en iyi tüccarlar yapabilir.Üst sınıfa geçiş yapan biri yine de aşağılanır.Alt sınıftan üst sınıfa geçenlere “sonradan görme “ denir.
Üst Sınıf nedir ?
Tüketenler ve yöneticiler üst sınıfı oluştururlar.
Yönetmek çalışmak anlamını taşımaz.Bir meslek de değildir. Bir tür uğraşıdır. Eğer üst sınıfın düzenlediği av partilerini,baloları,gezileri ve çok gizli zevk toplantılarını da düşünürsek onları da bir tür uğraşı gibi kabul edebiliriz.
Alt Sınıf nedir ?
Doyuran üreten ve yönetilenler.
Elleriyle yiyecek ,giyecek konut ve yakıt üreten insanların oluşturduğu üretici topluluktur.
Üst sınıf hangi yöntemlerle alt sınıfı etkisi altında tutar ?
Yalan ,dolandırıcılık,dua,ordu,tutukevleri .
Yalanlara genel doğrular adı verilir. Halkın menfaati için dolandırıcılık, halkın iyiliği ve selameti için dualar ve tanrının sözleri,ordular “ yurt savunması için” ,tutukevleri de “iyileştirme ve tedavi etme merkezleri olarak nitelendirilir.
Yönetim alt sınıfı yönetim altında tutanlardır.Alt sınıf bütün bunlara rağmen yönetilmek ister.Yönetim kurulları olsun ister.
Üst sınıfın beş büyük yalanı nedir ?
Din,politika,kanunlar,bilim,sanat ve ahlak.
Bütün bu yalanlar üst sınıfın denetimi ve amaçlarına hizmet edecek şekilde düzenlenmiştir.
Üst Sıfın Yalanları
Din nedir ?
Az gelişmişlik sürecinde üst sınıfın alt sınıfı kontrol etmek için icat ettiği yapay bir gereksinmedir .
Üst sınıf dinle belli etmeden alay eder. Öte yandan halkın gereksinimi için bir halk dininin bulunmasının da gerekli olduğunu düşünür.
Din üst sınıfın çıkarlarına hizmet eder. Din olmazsa halk mutsuz olur diye düşündürmek ister.Bunları da ateistlere söyletir.
Din üst sınıfa hizmet eder.
Din hangi yöntemleri uygular ?
Korku ve avuntu..
İkinci Frederick bu konuda şunları söylemiştir.(3)
“Tüm kanun adamları halkı bir arada tutabilmek için tanrıyla konuşurlar.İnanın bana eğer bu doğruysa o vakit hepimiz kurtuluruz.Cehennem ve şeytandan ilelebet kurtuluruz. İnsanların içindeki korku tanrıları yarattı, güç ise kıralları .”
---------------------------------------------
(1) Ordet i Min makt :Läsebok för Underklassen- Bokförlaget PAN/Norstedts -En Panbok’ Sammanställd av Jan Myrdal Stockholm 1968
(2) Strindberg ’in yaşadığı dönem,toplumda üretimve sermaye ilişkilerinin hızla değiştiği, aydınlanma çağının getirdiği düşünce akımlarının birçok sonucundan biri olan sosyalist fikirlerin tüm Kuzey Avrupa ülkelerini sardığı dönemdir.Y.Ç.
(3) Avrupa tarihinde kara savaşları çok önemli bir yer tutar. Özellikle Kuzey Avrupa'lıların (Germen ) örnek aldığı büyük kral İkinci Frederick 1712-1786 Prusya Kralıdr . Savaşçı kişiliği kadar liberal düşünceleri ve dini konulardaki hoşgörüsüyle çağa damgasını vurmuş Avrupa 'nın en önemli kırallarından biridir. Ezeli rakibi Avusturya ve Rusya 'ya karşı büyük iktidar mücadeleleri vermiştir.Yedi yıl savaşları olarak bilinen ve Avrupa tarihinin en kanlı savaşlarından biri olan savaşdan Silisia 'nın hakimi olarak çıkmayı başarmıştır.Zamanın süper gücü Büyük Britanya Hindistan ve ABD toprakları üzerinde hak idaa ederek güneş batmayan imparatorluğu kurarken , Rusya Çariçesi Elizabeth 'in ölümüyle Rusyanın savaştan çekilmesiyle ; II. Frederick tüm kuzey Avrupa'nın hakimi olarak en güçlü kral olarak tarihe geçmiştir.Güçlü Prusya Krallığı Alman politikacıların bir vizyon olarak halka bir savaş nedeni olarak sundukları bir hayal olarak (Hitler ) uzun yıllar geçerliliğini konumuştur. YÇ.
Pazartesi, Şubat 1. 2010
"Gazel" ya da "Ghazal"
"Gazel" dilimize hem şiir hem de müzik olarak doğudan,Horasan 'dan binlerce yıl süren bir oluşumla girmiş bir sözcük. (1)
"Gazel Atmak " tabiri de müzikte belirli bir kurala bağlı olmadan bir kişi tarafından makamlar arasında gezinerek sesle yapılan müziğe verilen ad olarak biliniyor.
Gerek edebiyatta gerekse de müzikte bilinen bir tarz "Gazel" .
Geçenlerde bir arkadaşım etnik müzik sevdiğimi bildiği için bana bir CD getirmiş.
"Ghazal "
Müzisyenler : Biri İranlı diğeri Hintli.
Kayhan Kalhor ve Shujaat Hossainkhan
Web siteleri:
http://www.kayhankalhor.net/
http://www.shujaatkhan.com/
Tek kelime ile muhteşem ....
Gazel "atılırsa" işte böyle atılmalı....
"Fire in my Hearth ",ve " Beshno Az Nay" yirmişerden kırk dakikanın üzerinde iki ayrı müzik ziyafeti...
Horasan, Hint kültürüne açılan kapı olarak bilinir hep. (Horasan kelime anlamı olarak doğuya açılan kapı"Maşrık " demekmiş )
Anadoluda 1000 yıllarından sonra dil,müzik ve felsefe olarak da esen rüzgar ise "Horasan Erenleri " diye anılır. (2)
Aslında bu kavram da çok tartışmalıdır. Kimi görüşlere göre İslam Dini 'ni dünyaya yayma misyonerleri olarak nitelendirilen Horasan erenlerinin ana misyonu dinsel olarak görülmektedir. Öte yandan Alevi Sünni farklılığına yapılan vurguyla bu konuda bir birlik sağlandığını görmek de zordur. Horasan Erenleri misyonunun tam olarak ne olduğu da anlaşılmaya muhtaç bir konu olarak önümüzde durmaktadır.
Zamanın büyük düşünür ve sanatçıları tarafından belli bölgelerde farklı "okul" lar kurulmuştur.İslam dini ve "sufizm" ile ilişkilendirilen Hacı Bektaş Veli,Mevlana Celalaettin i Rumi, Alevi Bektaşi geleneği temsilcileri Yunus Emre,Pir Sultan Abdal gibi çok bilinenlerin ötesinde daha adı duyulmamış bir çok okul var.
Ben öyle biliyorum ..
Kültür bir rüzgâr gibi bir o yandan bir bu yandan esiyor ; geliyor, sesiyle ve kavramlarıyla sizi buluyor ...
Binlerce yıllık bir yoldan geliyor ....Her şeyi önüne katarak getiriyor...
"Hariçten Gazel Okumak " kavramı malesef tüm bu kültür birikimini ıskalayan tuhaf bir deyim olarak yerleşmiş dilimize..
Halk tipi diyoruz ya .... Halkın müzik anlayışı içinde bana sorarsanız gazel ile "uzun hava " benzerlikler taşıyor ....
Gazal 'ı dinlemeyi sürdüreceğim ....Dinlerken de Pers müziğiyle tanışmaya çalışacağım ... "Makam " bir yerde tür anlamında da kullanıyorsa , gazel de bir makam olarak kabul edilebilir ...Kemençe (Kabak ) ve sitarın uyumu insan sesine karışıyor.
Topkapı Müzesi'nde acaba "10 bin yıllık İran kültürü" sergisinde "Ghazal "ın esamesi okunacak mı ?
----------------------------
(1)
(2) abdal, eren,ermiş, evliya, gazi, pir, seyyid ve şeyh olmak üzere âhit, âlim, baba, dede, şehit, veli, zâhit
(3) Horasan Erenleri özellikle Sünni çevreler tarafından Ahmet Yesevi ile özdeşleşmektedir.Bu konuda gerekli akademik çalışmaların yapılmadığı görülmektedir.
"Gazel Atmak " tabiri de müzikte belirli bir kurala bağlı olmadan bir kişi tarafından makamlar arasında gezinerek sesle yapılan müziğe verilen ad olarak biliniyor.
Gerek edebiyatta gerekse de müzikte bilinen bir tarz "Gazel" .
Geçenlerde bir arkadaşım etnik müzik sevdiğimi bildiği için bana bir CD getirmiş.
"Ghazal "
Müzisyenler : Biri İranlı diğeri Hintli.
Kayhan Kalhor ve Shujaat Hossainkhan
Web siteleri:
http://www.kayhankalhor.net/
http://www.shujaatkhan.com/
Tek kelime ile muhteşem ....
Gazel "atılırsa" işte böyle atılmalı....
"Fire in my Hearth ",ve " Beshno Az Nay" yirmişerden kırk dakikanın üzerinde iki ayrı müzik ziyafeti...
Horasan, Hint kültürüne açılan kapı olarak bilinir hep. (Horasan kelime anlamı olarak doğuya açılan kapı"Maşrık " demekmiş )
Anadoluda 1000 yıllarından sonra dil,müzik ve felsefe olarak da esen rüzgar ise "Horasan Erenleri " diye anılır. (2)
Aslında bu kavram da çok tartışmalıdır. Kimi görüşlere göre İslam Dini 'ni dünyaya yayma misyonerleri olarak nitelendirilen Horasan erenlerinin ana misyonu dinsel olarak görülmektedir. Öte yandan Alevi Sünni farklılığına yapılan vurguyla bu konuda bir birlik sağlandığını görmek de zordur. Horasan Erenleri misyonunun tam olarak ne olduğu da anlaşılmaya muhtaç bir konu olarak önümüzde durmaktadır.
Zamanın büyük düşünür ve sanatçıları tarafından belli bölgelerde farklı "okul" lar kurulmuştur.İslam dini ve "sufizm" ile ilişkilendirilen Hacı Bektaş Veli,Mevlana Celalaettin i Rumi, Alevi Bektaşi geleneği temsilcileri Yunus Emre,Pir Sultan Abdal gibi çok bilinenlerin ötesinde daha adı duyulmamış bir çok okul var.
Ben öyle biliyorum ..
Kültür bir rüzgâr gibi bir o yandan bir bu yandan esiyor ; geliyor, sesiyle ve kavramlarıyla sizi buluyor ...
Binlerce yıllık bir yoldan geliyor ....Her şeyi önüne katarak getiriyor...
"Hariçten Gazel Okumak " kavramı malesef tüm bu kültür birikimini ıskalayan tuhaf bir deyim olarak yerleşmiş dilimize..
Halk tipi diyoruz ya .... Halkın müzik anlayışı içinde bana sorarsanız gazel ile "uzun hava " benzerlikler taşıyor ....
Gazal 'ı dinlemeyi sürdüreceğim ....Dinlerken de Pers müziğiyle tanışmaya çalışacağım ... "Makam " bir yerde tür anlamında da kullanıyorsa , gazel de bir makam olarak kabul edilebilir ...Kemençe (Kabak ) ve sitarın uyumu insan sesine karışıyor.
Topkapı Müzesi'nde acaba "10 bin yıllık İran kültürü" sergisinde "Ghazal "ın esamesi okunacak mı ?
----------------------------
(1)
Gazel divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti matla, son beyti ise makta adını alır. Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla musarra beytin bulunduğu gazel zü'l-metali, her beyti musarra olan gazel ise müselsel gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte hüsn-i matla (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine hüsn-i makta (son beyitten güzel olması gerekir) denir.
Gazelin en güzel beyti ise beytü'l-gazel ya da şah beyit adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine redd'i-matla denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da hüsn-i maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla mahlas beyti ya da mahlashane olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına hüsn-i tahallüs de Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de natamam gazel denir.
Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere tahmis, terbi adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller yekahenk gazel, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de "yekavaz gazel" olarak adlandırılır. Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir.
(2) abdal, eren,ermiş, evliya, gazi, pir, seyyid ve şeyh olmak üzere âhit, âlim, baba, dede, şehit, veli, zâhit
(3) Horasan Erenleri özellikle Sünni çevreler tarafından Ahmet Yesevi ile özdeşleşmektedir.Bu konuda gerekli akademik çalışmaların yapılmadığı görülmektedir.
Pazar, Ocak 31. 2010
Refet Angın
Sevgili öğretmenimiz (hocam denmesine çok kızardı ) Refet Angın
dün tedavi gördüğü hastanede vefat etmiş.
1915 doğumlu olduğunu biliyorum.
Ankara,Bahçelievler Deneme Lisesi 'ne başladığım ilk yılı anımsamaya çalışıyorum şimdi.
Bayrak törenindeyiz. 1 B sınıfının olduğu yere gidip hiç tanımadığım sınıf arkadaşlarımla sıraya giriyorum. Bahçe dediğimiz yer hatırladığım kadarıyla U şeklinde sıralanan dersliklerin ortasında asfalt beton ve toprak karışımı bir yer .Ağaç gördüğümü hatırlamıyorum.Çıt çıkmıyor.
Atatürk büstünün yanındaki kürsünün yanında bayrak tutan basketbolcu arkadaşımızın yanında ufak tefek bir bayan duruyor. Topuklu ayakkabıları olmasına karşın dikkat çekici derecede ufak tefek. Topuz yapmış olduğu saçları ,koyu renk kumaştan tayyörü,bağcıklı gözlüğü hafif sola eğdiği boynu ve bel hizasında bağladığı elleriyle hiç kımıldamadan ileriye bana/bize bakıyor.
Bu ufak tefek bayan öğretmen az sonra kürsüye çıkıyor.Her söylediği kelimeden sonra boyunun uzadığını ve irileştiğini görüyoruz. Eğitimin önemini anlatıyor. Neden eğitim yapmak zorunda olduğumuzu.Konuştukça uzuyor uzuyor büyüyor.
İşte böyle tanıştık Refet Angın öğretmenimizle...
"Atatürk 'ün manevi kızıymış","Atatürk ona öğretmen ol demiş. " ,"Türkiyenin ilk bayan öğretmeni " gibi sözler dolaşıyordu etrafta.Tenefüslerde koridorlarda dolaşırdı.Onu görenler donup kalırdı.Çıt çıkmazdı.Bir bakışı yeterdi. Okuldaki ağırlığı yalnızca biz öğrenciler için değil,okulda görev yapan öğretmenler için de çok özeldi.Herkesin saygı duyduğu ve korktuğu bir müdürdü. Okuldaki disiplinin ve rehberliğin kaynağı oydu.
Onu her gün görürdük.Sürekli bizimle (öğrencilerle) konuşur, bildiklerini anlatmak, aktarmak için çırpınırdı.Onun apayrı bir yeri vardı.Fakir öğrencilere hep destek olurdu.Şımarıklığa hiç tahammülü yoktu. Okuldaki zengin çocuklarının şımarıklıklarına hiç fırsat vermedi. Fikir özgürlüğü onun için en değerli hazineydi. Bir cumhuriyet ve Atatürk aşığıydı.Tembellik ve yalancılık en nefret ettiği huylardı.
En ağır ceza onun karşısına çıkıp :
"Söyle çocuğum , bunu neden yaptın ? " sorusuyla karşılaşmaktı.
O her öğrencinin bir an önce sorumluluklarını idrak edip yetişkin gibi davranmasını isterdi.
"Eğer ilkel insanlar gibi davranmak istiyorsan , o senin bileceğin şey.Sen de git cahillerin arasına katıl.Bu ülke de bir adım ileri gitmesin . Aferim sana ...."
O yıllarda birlikte okuduğum sınıf arkadaşlarımla sayısız anımız var. İki yıl sonra (sanırım iktidar değişti ) bakanlıkta onu başka bir göreve atadıklarını duyduk.Yeni bir müdür geldi. Okulda her şey değişti.
Yıllar sonra İstanbul'da mezunlar davetlerinde karşılaştık. Hep aynı cizgide yürüdü.Hiç taviz vermedi.İnandığı ve doğru bildiği eğitim seferberliğinin sadık bir neferi olarak 95 yıllık ömrünün her dakikasını öğrencilerine ayırdı. Mütevazi küçük bir evde kirada oturuyordu. Çok az bir parayla zar zor geçiniyordu.Kimseden yardım kabul etmiyordu.
"Devletin verdiği öğretmen maaşıyla geçiniyorum ben . " derdi.
Cumhuriyet tarihi eğitim seferberliğinin en belirgin öğretmen rolünü (Çalıkuşu ) oynamayı hep sürdürdü. Yıllar boyunca her iktidar ona eğitim alanında belirli bir idari sorumluluk verdi.
O hep kendini bir" öğretmen " olarak gördü. iktidarlar ve güncel politikalar üstü kalmayı başardı.
İnandığı ve sık sık söylediği gibi :
"Çocuklar en büyük kötülük cehalettir. Cehaletle her zaman ve herde savaşmalısınız."
Böyle yaşadı ve böyle de başı dimdik öldü.
Şimdi araftan bize bakan öğretmenimi ,öğretmenliğe ilk başladığı yıllardaki siyah beyaz fotoğrafındaki gibi kalbimde saklayacağım .
Işıklar içinde yatsın....
dün tedavi gördüğü hastanede vefat etmiş.
1915 doğumlu olduğunu biliyorum.
Ankara,Bahçelievler Deneme Lisesi 'ne başladığım ilk yılı anımsamaya çalışıyorum şimdi.
Bayrak törenindeyiz. 1 B sınıfının olduğu yere gidip hiç tanımadığım sınıf arkadaşlarımla sıraya giriyorum. Bahçe dediğimiz yer hatırladığım kadarıyla U şeklinde sıralanan dersliklerin ortasında asfalt beton ve toprak karışımı bir yer .Ağaç gördüğümü hatırlamıyorum.Çıt çıkmıyor.
Atatürk büstünün yanındaki kürsünün yanında bayrak tutan basketbolcu arkadaşımızın yanında ufak tefek bir bayan duruyor. Topuklu ayakkabıları olmasına karşın dikkat çekici derecede ufak tefek. Topuz yapmış olduğu saçları ,koyu renk kumaştan tayyörü,bağcıklı gözlüğü hafif sola eğdiği boynu ve bel hizasında bağladığı elleriyle hiç kımıldamadan ileriye bana/bize bakıyor.
Bu ufak tefek bayan öğretmen az sonra kürsüye çıkıyor.Her söylediği kelimeden sonra boyunun uzadığını ve irileştiğini görüyoruz. Eğitimin önemini anlatıyor. Neden eğitim yapmak zorunda olduğumuzu.Konuştukça uzuyor uzuyor büyüyor.
İşte böyle tanıştık Refet Angın öğretmenimizle...
"Atatürk 'ün manevi kızıymış","Atatürk ona öğretmen ol demiş. " ,"Türkiyenin ilk bayan öğretmeni " gibi sözler dolaşıyordu etrafta.Tenefüslerde koridorlarda dolaşırdı.Onu görenler donup kalırdı.Çıt çıkmazdı.Bir bakışı yeterdi. Okuldaki ağırlığı yalnızca biz öğrenciler için değil,okulda görev yapan öğretmenler için de çok özeldi.Herkesin saygı duyduğu ve korktuğu bir müdürdü. Okuldaki disiplinin ve rehberliğin kaynağı oydu.
Onu her gün görürdük.Sürekli bizimle (öğrencilerle) konuşur, bildiklerini anlatmak, aktarmak için çırpınırdı.Onun apayrı bir yeri vardı.Fakir öğrencilere hep destek olurdu.Şımarıklığa hiç tahammülü yoktu. Okuldaki zengin çocuklarının şımarıklıklarına hiç fırsat vermedi. Fikir özgürlüğü onun için en değerli hazineydi. Bir cumhuriyet ve Atatürk aşığıydı.Tembellik ve yalancılık en nefret ettiği huylardı.
En ağır ceza onun karşısına çıkıp :
"Söyle çocuğum , bunu neden yaptın ? " sorusuyla karşılaşmaktı.
O her öğrencinin bir an önce sorumluluklarını idrak edip yetişkin gibi davranmasını isterdi.
"Eğer ilkel insanlar gibi davranmak istiyorsan , o senin bileceğin şey.Sen de git cahillerin arasına katıl.Bu ülke de bir adım ileri gitmesin . Aferim sana ...."
O yıllarda birlikte okuduğum sınıf arkadaşlarımla sayısız anımız var. İki yıl sonra (sanırım iktidar değişti ) bakanlıkta onu başka bir göreve atadıklarını duyduk.Yeni bir müdür geldi. Okulda her şey değişti.
Yıllar sonra İstanbul'da mezunlar davetlerinde karşılaştık. Hep aynı cizgide yürüdü.Hiç taviz vermedi.İnandığı ve doğru bildiği eğitim seferberliğinin sadık bir neferi olarak 95 yıllık ömrünün her dakikasını öğrencilerine ayırdı. Mütevazi küçük bir evde kirada oturuyordu. Çok az bir parayla zar zor geçiniyordu.Kimseden yardım kabul etmiyordu.
"Devletin verdiği öğretmen maaşıyla geçiniyorum ben . " derdi.
Cumhuriyet tarihi eğitim seferberliğinin en belirgin öğretmen rolünü (Çalıkuşu ) oynamayı hep sürdürdü. Yıllar boyunca her iktidar ona eğitim alanında belirli bir idari sorumluluk verdi.
O hep kendini bir" öğretmen " olarak gördü. iktidarlar ve güncel politikalar üstü kalmayı başardı.
İnandığı ve sık sık söylediği gibi :
"Çocuklar en büyük kötülük cehalettir. Cehaletle her zaman ve herde savaşmalısınız."
Böyle yaşadı ve böyle de başı dimdik öldü.
Şimdi araftan bize bakan öğretmenimi ,öğretmenliğe ilk başladığı yıllardaki siyah beyaz fotoğrafındaki gibi kalbimde saklayacağım .
Işıklar içinde yatsın....
Cuma, Ocak 29. 2010
Borges
Arjantini yazar Jorge Luis Borges 'in Dante (1) ve Shakespeare üzerine yazdığı denemeler " Nueve Ensayos Dantescos " 1982 , "la Memoria de Shakespeare" ise 1983 yıllarında yayınlanıyor.
İletişim Yayınları 1999 yılında İspanyolcadan bu iki denemeyi bir kitaba toplayarak, Peral Bayaz Charum çevirisiyle "Dantevari Denemeler, Shakespeare'in Belleği " adıyla Türkçeye kazandırıyor.
Kitabın 54 sayfalık bölümünde dokuz deneme yer alıyor. Dante 'nin İlahi Komedyası'nda(2) dokuz sayısının (3)ayrı bir önemi vardır.
Hıristiyan teolojisi ve buna ilişkin temel kavramlar iyice anlaşılmadan ne Dante'yi ne de Borges 'in denemelerini anlamak mümkün değildir.
Ayrıca 1300 ‘lü yılların siyasi olaylarını detaylı olarak incelemenin yanı sıra Dinler tarihi ,Yahudilik ,Hıristiyanlık ve İslam dini ve Ortaçağ dünyasındaki siyasi ve içtimai gelişimi de araştırmak ve paralellikler kurmak önemlidir. (4)
Borges 'in Dante ve kantoları üzerine yaptığı yaklaşımlarbana göre , aslında yazıldıkları zamandan bu yana aradan geçen 700 yıldaki boşluğu da doldurmayı amaçlamaktadır.
Bir diğer yön ise çok açık bir biçimde "Katolik " dünyasını ve din felsefesinin temel taşları üzerinde düşünme gayretleridir.
Borges zaman tünelinde yedi yüz yıl giderek dante'nin düş dünyasına girmeyi denediği denemelerinde bir ölçüde Hıristiyan kültürünün muhasebesini de yapmaktadır.
------------------------------------------------------------------------
(1) Dante Aligheri , banker bir ailenin çocuğu olarak 1265 yılında Floransa’da doğar.
Çok iyi ve kapsamlı bir eğitim alır.Cizvit papazları ve gizli ezoterik tarikatler tarafından inisiye edilerek dil ,felsefe dinler tarihi ve siyaset eğitimi alır . Yetişkinlik döneminde zengin bir kent soylu olarak Floransa kent meclisinde siyasi çalışmalar yapar. Siyasetin gereği beyazlar ve siyahlar olarak iki gruba ayrılan Guelfo partisinin beyazlar grubunda yer aldı.
Beyazların iktidarı kaybetmesi üzerine hakkında suçlamalar ve yolsuzluk iddaaları ortaya atılır.Dante’nin sürgün yılları başlayacaktır. Ölüme mahkum edilen Dante 1321 yılına ölümüne kadar sürgünde yaşar.İlahi komedyayı da sürgünde iken kaleme alır,. Eserin tamamlanması yirmi yıl sürer.
(2) Dante ‘nin İlahî Komedyası , hayalî bir seyahatin öyküsüdür.1300 yılının 7 Nisan gecesi başlayan bu hayali seyahat bir hafta sürer.
Dante ‘ye Cehennem ve Arafta şair Vergilius , Arafın tepesinde ise sevgilisi Beatrice' rehberlik etmektedir.
Dante'ye göre, Yer Evren'in merkezindedir ve hareketsizdir. Yer'in etrafında sırasıyla, ay,Merkür,Venüs,Güneş,Mars,JüpiterSatürn'ün küreleri bulunur. Satürn küresinden sonra, sabit yıldızlar küresi ve ondan sonra da İlk Hareket Ettirici Küre gelir. Onuncu küre ise, En Yüksek Küre, yani Tanrının Evi'dir. Küreler, Meleklerin yardımı ile hareket ederler .
(3) “İlahi Komedya” üç ana bölümden oluşur:
1. Cehennem (Inferno),
2. Araf (Purgatorio)
3. Cennet (Paradiso);
Eşit uzunlukta olan bu üç kitabın her birinde otuz üç “kanto” yer alır, sadece Cehennemde otuz dört tane kanto vardır fakat ilk kanto, tüm komedyanın giriş bölümü görevini üstlendiği için oranlar değişmez.
Böylece üç çarpı otuz üç, artı bir,toplam yüz kanto.
Kusursuzluk sayısı onun karesi olan yüz, ilahi bir anlam taşır aynı zamanda. “İlahi Komedya”nın sayılarla başka bağlantıları da vardır, örneğin üç bölüm Hıristiyanlığın temelinde yer alan Tanrı-İsa-Kutsal Ruh üçlemesine bir gönderme olduğu yorumu yapıldığı kadar eski ezoterik misterlerin kutsal üç sayısı ve kabala mistiklerinin gizli anlamlarını ihtiva ettiği yorumları da yapılmıştır .
(4) Üçün karesi dokuz ise her bölümde anlatılan mekanların yapısal şeklidir. Cehennemde yer alan üç ana grup bu dokuz bölümde canlandırılmışlardır.
Huni şeklindeki Cehennemin girişi yeryüzünden başlar ve merkeze doğru iner. Dante’nin Cehennemdeki yolculuğu da yeryüzünden başlayarak onu dokuz çemberin içinden geçirerek, en hafif günahların işlendiği çemberden daha büyük günahlara doğru götürür; burada yer alan tüm ruhlar geri dönüşü olmayan cezalara mahkum edilmişlerdir fakat her birinin işlediği günahın derecesi farklıdır.
Dante’nin yolculuğunda ilk olarak Cehennemin üst katlarında olanlarla tanışırız, bunların arasında ilk çemberde yer alan doğru ile yanlış arasında seçim yapamayanlar gelir, ardından da Sokrates, Vergilius gibi bilge paganların bulunduğu, tek suçları İsa’dan önce doğmuş olan ruhlar gelir.
İletişim Yayınları 1999 yılında İspanyolcadan bu iki denemeyi bir kitaba toplayarak, Peral Bayaz Charum çevirisiyle "Dantevari Denemeler, Shakespeare'in Belleği " adıyla Türkçeye kazandırıyor.
Kitabın 54 sayfalık bölümünde dokuz deneme yer alıyor. Dante 'nin İlahi Komedyası'nda(2) dokuz sayısının (3)ayrı bir önemi vardır.
Hıristiyan teolojisi ve buna ilişkin temel kavramlar iyice anlaşılmadan ne Dante'yi ne de Borges 'in denemelerini anlamak mümkün değildir.
Ayrıca 1300 ‘lü yılların siyasi olaylarını detaylı olarak incelemenin yanı sıra Dinler tarihi ,Yahudilik ,Hıristiyanlık ve İslam dini ve Ortaçağ dünyasındaki siyasi ve içtimai gelişimi de araştırmak ve paralellikler kurmak önemlidir. (4)
Borges 'in Dante ve kantoları üzerine yaptığı yaklaşımlarbana göre , aslında yazıldıkları zamandan bu yana aradan geçen 700 yıldaki boşluğu da doldurmayı amaçlamaktadır.
Bir diğer yön ise çok açık bir biçimde "Katolik " dünyasını ve din felsefesinin temel taşları üzerinde düşünme gayretleridir.
Borges zaman tünelinde yedi yüz yıl giderek dante'nin düş dünyasına girmeyi denediği denemelerinde bir ölçüde Hıristiyan kültürünün muhasebesini de yapmaktadır.
------------------------------------------------------------------------
(1) Dante Aligheri , banker bir ailenin çocuğu olarak 1265 yılında Floransa’da doğar.
Çok iyi ve kapsamlı bir eğitim alır.Cizvit papazları ve gizli ezoterik tarikatler tarafından inisiye edilerek dil ,felsefe dinler tarihi ve siyaset eğitimi alır . Yetişkinlik döneminde zengin bir kent soylu olarak Floransa kent meclisinde siyasi çalışmalar yapar. Siyasetin gereği beyazlar ve siyahlar olarak iki gruba ayrılan Guelfo partisinin beyazlar grubunda yer aldı.
Beyazların iktidarı kaybetmesi üzerine hakkında suçlamalar ve yolsuzluk iddaaları ortaya atılır.Dante’nin sürgün yılları başlayacaktır. Ölüme mahkum edilen Dante 1321 yılına ölümüne kadar sürgünde yaşar.İlahi komedyayı da sürgünde iken kaleme alır,. Eserin tamamlanması yirmi yıl sürer.
(2) Dante ‘nin İlahî Komedyası , hayalî bir seyahatin öyküsüdür.1300 yılının 7 Nisan gecesi başlayan bu hayali seyahat bir hafta sürer.
Dante ‘ye Cehennem ve Arafta şair Vergilius , Arafın tepesinde ise sevgilisi Beatrice' rehberlik etmektedir.
Dante'ye göre, Yer Evren'in merkezindedir ve hareketsizdir. Yer'in etrafında sırasıyla, ay,Merkür,Venüs,Güneş,Mars,JüpiterSatürn'ün küreleri bulunur. Satürn küresinden sonra, sabit yıldızlar küresi ve ondan sonra da İlk Hareket Ettirici Küre gelir. Onuncu küre ise, En Yüksek Küre, yani Tanrının Evi'dir. Küreler, Meleklerin yardımı ile hareket ederler .
(3) “İlahi Komedya” üç ana bölümden oluşur:
1. Cehennem (Inferno),
2. Araf (Purgatorio)
3. Cennet (Paradiso);
Eşit uzunlukta olan bu üç kitabın her birinde otuz üç “kanto” yer alır, sadece Cehennemde otuz dört tane kanto vardır fakat ilk kanto, tüm komedyanın giriş bölümü görevini üstlendiği için oranlar değişmez.
Böylece üç çarpı otuz üç, artı bir,toplam yüz kanto.
Kusursuzluk sayısı onun karesi olan yüz, ilahi bir anlam taşır aynı zamanda. “İlahi Komedya”nın sayılarla başka bağlantıları da vardır, örneğin üç bölüm Hıristiyanlığın temelinde yer alan Tanrı-İsa-Kutsal Ruh üçlemesine bir gönderme olduğu yorumu yapıldığı kadar eski ezoterik misterlerin kutsal üç sayısı ve kabala mistiklerinin gizli anlamlarını ihtiva ettiği yorumları da yapılmıştır .
(4) Üçün karesi dokuz ise her bölümde anlatılan mekanların yapısal şeklidir. Cehennemde yer alan üç ana grup bu dokuz bölümde canlandırılmışlardır.
Huni şeklindeki Cehennemin girişi yeryüzünden başlar ve merkeze doğru iner. Dante’nin Cehennemdeki yolculuğu da yeryüzünden başlayarak onu dokuz çemberin içinden geçirerek, en hafif günahların işlendiği çemberden daha büyük günahlara doğru götürür; burada yer alan tüm ruhlar geri dönüşü olmayan cezalara mahkum edilmişlerdir fakat her birinin işlediği günahın derecesi farklıdır.
Dante’nin yolculuğunda ilk olarak Cehennemin üst katlarında olanlarla tanışırız, bunların arasında ilk çemberde yer alan doğru ile yanlış arasında seçim yapamayanlar gelir, ardından da Sokrates, Vergilius gibi bilge paganların bulunduğu, tek suçları İsa’dan önce doğmuş olan ruhlar gelir.
Perşembe, Ocak 28. 2010
Şöhret
Çarşamba, Ocak 27. 2010
“Ütopya Cumhuriyeti”,
Cumhuriyet binlerce yıldır bu topraklarda varolmuş bir kavram. MÖ 400 'lerde Perikles döneminde daha önce Likya ve Kilikya bölgelerinde varolan ve yüzlerce yıl ayakta kalan bir sistem.
Yolunuz bir gün Kaş 'a düşerse kentin en yüksek noktasında,zeytin ağaçları arasında yarı yıkık duvarlarının kenarında keçiler otlayan bir anfitiyatro görürsünüz.İşte kent meclisinin toplantı salonudur orası.. Bir uygarlık mirası..Oligarşi ile demokrasinin mücadelesinin verildiği bu topraklarda hala aynı uğraş veriliyor.Birileri oligarşi istiyor , çoğunluk da demokrasi..Platon 'un değişime kapalı "devlet " modeli bir tür ütopyadır.Filozof kıralların yönettiği bir ülkenin siyasi düşünü kurar Platon. Oligarşiyi mi savunur yoksa? Üstün insanların yaşadığı ve yönettiği bir cumhuriyet düşüncesi ...Sparta oligarşisi. Güçlü ve akıllı olanın avamı ve zayıfı yönettiği amansız siyasi yönetim... Ege'nin öbür kıyısında Attika 'da bunlar tartışılırken Likya kent cumhuriyetlerinde daha farklı bir siyasi yöntem vardı...
Ütopya cumhuriyeti...
Türk üniversitelerinde siyasal bilimler fakültelerinde en çok tartışılan konulardan biri de "Modernite " ve " Türk Modernleşmesi " kavramıdır.
Batı ile doğu dünyasını ayıran en önemli çizgi işte burada ortaya çıkmaktadır.Felsefi anlamda belirleyici olan "Aydınlanma felsefesi" tam tamına iki yüz yıllık bir düşünce hareketi olarak ortaya çıkmıştır.
Batı dünyası, felsefi çatısı kurulan aydınlanma düşüncesinden hareketle gerek siyasi gerekse de ekonomik alanlarda 17.yüzyıldan itibaren bir dizi atılımlar yapmıştır.
1775 ABD demokratikleşme hareketi,1789 Fransız İhtilali, Özellikle de üretim ilişkilerinde siyasi ve ekonomik anlamda köklü bir değişim sürecine girip sanayileşme hamlelerine birbiri ardından gerçekleştirerek 1900 'lü yıllara girmiştir.
Aynı çizgi üzerinde 1876 yıllarında başlayan Osmanlı modernleşme süreci ise 1925 yıllarına yani Cumhuriyet yıllarına kadar inişli çıkışlı bir yol izlemiştir.
Bugün 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti henüz siyasi ve ekonomik anlamda atılımlarını yeterince tamamlayamadığı için ; toplumun bir kesimi aydınlanma ve modernite taraflısı diğer kesim ise içinde bulunduğu durumu kavrayamayacak kadar korku içindedir.Toplum iki ayrı gruba ayrılmış durumdadır. Toplumun üçte biri oranında bir kesim moderniteyi yaşarken çoğunluk bütün ortadoğu gibi modernite öncesi bir zihniyetin karanlığında korku içinde yaşamaktadır.
1925 yılının hızlı modernleşme sürecinin siyasi iktidarları , kağıt üzerinde yaratılan modern cumhuriyet vatandaşı elbisesini çoğunluğa giydirememişlerdir.Çoğunluk savaşlar ve yoksulluk içinde hiç bir zaman kendini yeterince güvende hissetmemiş, korkmuştur.
Ütopik cumhuriyetimizin en büyük sorunu,günümüz siyasi liderlerinin bu gerçeği görememesinden kaynaklanmaktadır.
Modernitenin ana prensipleri üzerinde toplumsal mutabakat sağlanamamıştır:Cumhuriyet dönemi iktidarları, bu mutabakatı aramak yerine kendi doğru bildikleri dar anlamlı ütopik cumhuriyet giysisini halka giydirmek için kaba güç kullanmaktan çekinmemişlerdir.
Aydınlanma felsefesinin temel sütunlarından bir olan kişisel hak ve özgürlükleri konusunda gereken hukuki çatıyı kuramamış;endüstrileşme,kapital akümülasyonu,sekülarizasyon ve ulus devlet kavramları üzerinde bir mutabakat arayışına kalkışmamışlardır.
Bu konuların her biri halen ucu açık olarak tartışılmaktadır.Kimi güç odakları cumhuriyetin ana sorununun "bazı çevreler" olduğu şarkısını söylemeye devam etmektedirler...
Yüzyıllardır bu topraklarda huzur ve refah yüzü görmeyen büyük çoğunluk henüz,kokularını yenip aydınlanma çağına giriş yapmaya çalışmaktadır.En azından bu girişi kızları ve oğulları için yapma cesaretini gösterenler vardır ...
Ütopik Cumhuriyet anlayışı işte tam bu noktada mola vermiştir...
Yolunuz bir gün Kaş 'a düşerse kentin en yüksek noktasında,zeytin ağaçları arasında yarı yıkık duvarlarının kenarında keçiler otlayan bir anfitiyatro görürsünüz.İşte kent meclisinin toplantı salonudur orası.. Bir uygarlık mirası..Oligarşi ile demokrasinin mücadelesinin verildiği bu topraklarda hala aynı uğraş veriliyor.Birileri oligarşi istiyor , çoğunluk da demokrasi..Platon 'un değişime kapalı "devlet " modeli bir tür ütopyadır.Filozof kıralların yönettiği bir ülkenin siyasi düşünü kurar Platon. Oligarşiyi mi savunur yoksa? Üstün insanların yaşadığı ve yönettiği bir cumhuriyet düşüncesi ...Sparta oligarşisi. Güçlü ve akıllı olanın avamı ve zayıfı yönettiği amansız siyasi yönetim... Ege'nin öbür kıyısında Attika 'da bunlar tartışılırken Likya kent cumhuriyetlerinde daha farklı bir siyasi yöntem vardı...
Ütopya cumhuriyeti...
Türk üniversitelerinde siyasal bilimler fakültelerinde en çok tartışılan konulardan biri de "Modernite " ve " Türk Modernleşmesi " kavramıdır.
Batı ile doğu dünyasını ayıran en önemli çizgi işte burada ortaya çıkmaktadır.Felsefi anlamda belirleyici olan "Aydınlanma felsefesi" tam tamına iki yüz yıllık bir düşünce hareketi olarak ortaya çıkmıştır.
Batı dünyası, felsefi çatısı kurulan aydınlanma düşüncesinden hareketle gerek siyasi gerekse de ekonomik alanlarda 17.yüzyıldan itibaren bir dizi atılımlar yapmıştır.
1775 ABD demokratikleşme hareketi,1789 Fransız İhtilali, Özellikle de üretim ilişkilerinde siyasi ve ekonomik anlamda köklü bir değişim sürecine girip sanayileşme hamlelerine birbiri ardından gerçekleştirerek 1900 'lü yıllara girmiştir.
Aynı çizgi üzerinde 1876 yıllarında başlayan Osmanlı modernleşme süreci ise 1925 yıllarına yani Cumhuriyet yıllarına kadar inişli çıkışlı bir yol izlemiştir.
Bugün 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti henüz siyasi ve ekonomik anlamda atılımlarını yeterince tamamlayamadığı için ; toplumun bir kesimi aydınlanma ve modernite taraflısı diğer kesim ise içinde bulunduğu durumu kavrayamayacak kadar korku içindedir.Toplum iki ayrı gruba ayrılmış durumdadır. Toplumun üçte biri oranında bir kesim moderniteyi yaşarken çoğunluk bütün ortadoğu gibi modernite öncesi bir zihniyetin karanlığında korku içinde yaşamaktadır.
1925 yılının hızlı modernleşme sürecinin siyasi iktidarları , kağıt üzerinde yaratılan modern cumhuriyet vatandaşı elbisesini çoğunluğa giydirememişlerdir.Çoğunluk savaşlar ve yoksulluk içinde hiç bir zaman kendini yeterince güvende hissetmemiş, korkmuştur.
Ütopik cumhuriyetimizin en büyük sorunu,günümüz siyasi liderlerinin bu gerçeği görememesinden kaynaklanmaktadır.
Modernitenin ana prensipleri üzerinde toplumsal mutabakat sağlanamamıştır:Cumhuriyet dönemi iktidarları, bu mutabakatı aramak yerine kendi doğru bildikleri dar anlamlı ütopik cumhuriyet giysisini halka giydirmek için kaba güç kullanmaktan çekinmemişlerdir.
Aydınlanma felsefesinin temel sütunlarından bir olan kişisel hak ve özgürlükleri konusunda gereken hukuki çatıyı kuramamış;endüstrileşme,kapital akümülasyonu,sekülarizasyon ve ulus devlet kavramları üzerinde bir mutabakat arayışına kalkışmamışlardır.
Bu konuların her biri halen ucu açık olarak tartışılmaktadır.Kimi güç odakları cumhuriyetin ana sorununun "bazı çevreler" olduğu şarkısını söylemeye devam etmektedirler...
Yüzyıllardır bu topraklarda huzur ve refah yüzü görmeyen büyük çoğunluk henüz,kokularını yenip aydınlanma çağına giriş yapmaya çalışmaktadır.En azından bu girişi kızları ve oğulları için yapma cesaretini gösterenler vardır ...
Ütopik Cumhuriyet anlayışı işte tam bu noktada mola vermiştir...
Pazartesi, Ocak 25. 2010
Coup d'Etat
Gündem 1960 yılından bu yana hiç değişmedi.
Birileri özgürlük ve eşitlik şarkıları söylüyor , diğerleri de askeri marşlar...
Çocukluğumuz,gençliğimiz ve şimdi de orta yaşlılığımızda gündem halâ aynı...
Coup d'Etat ....
Siyasi bilimciler darbeler konusunda yaptıkları çalışmalarda Türkiye ve Ekvator demokrasilerini karşılaştırıyorlar.
Benzerlikler var ... Kurum içi hesaplaşma ,tasfiye hareketi "büyük birader"in korkusu...
"Soğuk savaş " hastalığı teşhisi konuyor...
Soğuk savaş dönemi biteli neredeyse 30 yıl olmuş, dünya çok farklı dengelere doğru yelken açmış.
Biz darbeleri tartışıyoruz.Kurumların çürümesi içten içe süregidiyor...
1876 yılından bu yana kanayan yaramız .
Anayasa ve Demokrasi ..
Bu ülkenin sahipleri olan 72 milyon insanın üzerinde mutabakat sağlayacağı çağdaş bir anayasa yok ....
TBMM 'de konuşma yapanlar birbiri ardından aynı mesajı veriyor .Kimse memnun değil... parti içi demokrasi de yok. Liderler koltuklarında derebeyler gibi oturuyorlar.. Yalaka cellatlar kelle uçurmaya hazır.
Cumhuriyet devletinin tüm kurumları içten içe özüne dönüyor...
"Beyler ve bayanlar , sorumluluk sizde ,gereğini yapınız lütfen . "
1980 Coup d'Etat ....Anayasası çatırdıyor...
Kimse kimseye sorumluluğu yüklemeye kalkmasın ...
Sorumluluk TBMM 'de ....
Yüz binlerce masum insanın hayatını ve geleceğini karartan Kenan Evren 'in ve tüm darbe heveslilerinin yargılanacağı günü acaba görecek miyiz ?
Birileri özgürlük ve eşitlik şarkıları söylüyor , diğerleri de askeri marşlar...
Çocukluğumuz,gençliğimiz ve şimdi de orta yaşlılığımızda gündem halâ aynı...
Coup d'Etat ....
Siyasi bilimciler darbeler konusunda yaptıkları çalışmalarda Türkiye ve Ekvator demokrasilerini karşılaştırıyorlar.
Benzerlikler var ... Kurum içi hesaplaşma ,tasfiye hareketi "büyük birader"in korkusu...
"Soğuk savaş " hastalığı teşhisi konuyor...
Soğuk savaş dönemi biteli neredeyse 30 yıl olmuş, dünya çok farklı dengelere doğru yelken açmış.
Biz darbeleri tartışıyoruz.Kurumların çürümesi içten içe süregidiyor...
1876 yılından bu yana kanayan yaramız .
Anayasa ve Demokrasi ..
Bu ülkenin sahipleri olan 72 milyon insanın üzerinde mutabakat sağlayacağı çağdaş bir anayasa yok ....
TBMM 'de konuşma yapanlar birbiri ardından aynı mesajı veriyor .Kimse memnun değil... parti içi demokrasi de yok. Liderler koltuklarında derebeyler gibi oturuyorlar.. Yalaka cellatlar kelle uçurmaya hazır.
Cumhuriyet devletinin tüm kurumları içten içe özüne dönüyor...
"Beyler ve bayanlar , sorumluluk sizde ,gereğini yapınız lütfen . "
1980 Coup d'Etat ....Anayasası çatırdıyor...
Kimse kimseye sorumluluğu yüklemeye kalkmasın ...
Sorumluluk TBMM 'de ....
Yüz binlerce masum insanın hayatını ve geleceğini karartan Kenan Evren 'in ve tüm darbe heveslilerinin yargılanacağı günü acaba görecek miyiz ?
Pazar, Ocak 24. 2010
Uğur Mumcu
Bu sabah,"Der Saadet "te Kılıç Ali Paşa Camii müezzininin sesi ve kar yağışıyla üşüyerek uyandık .
Elektrikler kesik. Beyoğlu ve Cihangir elektriksiz . Donuyoruz ...
Pilli radyomuzu dinliyoruz...Bir kanalda bir delikanlı hafif boğuk bir sesle bir şiir okuyor ,...
Bir diğer kanalda hava ve yol durumu ..Beşiktaş ve Karaköy daha da kötüymüş...
Kombi çaresiz....Dışarı fırlayıp bir yerlere sığınmayı planlıyoruz , ama kendimize yediremiyoruz.
Biraz daha beklemeli en iyisi ...Yoğun kar kar yağışı sürüyor...sanki hiç buralarda güneş doğmamış sıcak günleri görmemişiz gibi..
Sokaktan birbiri ardından otomobillerin patinaj yapan tekerleklerin buzla sürtünmesinden doğan o ses geliyor. ...
Tüm uyarılara rağmen , "bana bir şey olmaz "diye düşünen ve zincirsiz yola çıkan araba sahipleri;
Kornalar... Patinajlar ...Bağırışmalar ...Küfürler ....
Ama yine de hoşgörülü insanlar yok değil . Hayret edilecek bir şey .. İnsanlar düşene ve düşküne her şeye karşın yardım ediyor...
Bu ne denli yüce gönüllülüktür ?
Anlaşılması zor.
"Kardeşim neden zincir takmadın ?" diyen yok...
Kızan bağıran , hesap soran da yok...
Eski "Demirel Günleri " diye anılan günleri anımsadım...
Yakıt yok.. Benzin yok ...Döviz yok...
Yok da yok....
Elektiriğimizin neden kesildiğini anlamak için , telefon etmek gerekiyor...
Telefon çalışmıyor.. Elektrik yok .. Telefon da yok ...
Çaresizsin ...
En kötüsü ..Eski günleri hatırlamak ..
Yokluk günlerini...
Darı ambarında ölen tavuk misali günleri....
Oysa İstanbul valisi halkı sakin olmaya çağırıyordu...
Sadece 20 cm kar ..
Tanrım ..
Stockholm 'de kar kalınlığını kimse düşünmezdi...
Elektirikler de kesilmezdi...
O zaman sen Stockholm 'e git .. diyenler olacaktır belki....
Ama ben buranın vatandaşıyım ve vergimi aksatmadan ödüyorum....
Üstüne üstlük ... Türk ve İslam 'ım...
Farklılık nerede ?
Anlamak çok zor .
Yine de evden çıkıp İstanbul 'u karlar altında seyretmek ve yaşamak güzel ...
Ne de olsa ben burada, bu coğrafyada kendimi evimde hissediyorum ...
Yaşasın körler şehri....
İstanbul...
Bugün 24 Ocak Uğur Mumcu'nun 17. ölüm yıldönümü ...
Sevgili Uğur Mumcu ,
Arafta bizi izlediğini söyleyenler var...
Zamanın adalet bakanının açıklamasını anımsıyorum:
Seni saygıyla anıyorum .
Ruhun Şad olsun .....
Elektrikler kesik. Beyoğlu ve Cihangir elektriksiz . Donuyoruz ...
Pilli radyomuzu dinliyoruz...Bir kanalda bir delikanlı hafif boğuk bir sesle bir şiir okuyor ,...
"Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi…"
Bir diğer kanalda hava ve yol durumu ..Beşiktaş ve Karaköy daha da kötüymüş...
Kombi çaresiz....Dışarı fırlayıp bir yerlere sığınmayı planlıyoruz , ama kendimize yediremiyoruz.
Biraz daha beklemeli en iyisi ...Yoğun kar kar yağışı sürüyor...sanki hiç buralarda güneş doğmamış sıcak günleri görmemişiz gibi..
Sokaktan birbiri ardından otomobillerin patinaj yapan tekerleklerin buzla sürtünmesinden doğan o ses geliyor. ...
Tüm uyarılara rağmen , "bana bir şey olmaz "diye düşünen ve zincirsiz yola çıkan araba sahipleri;
Kornalar... Patinajlar ...Bağırışmalar ...Küfürler ....
Ama yine de hoşgörülü insanlar yok değil . Hayret edilecek bir şey .. İnsanlar düşene ve düşküne her şeye karşın yardım ediyor...
Bu ne denli yüce gönüllülüktür ?
Anlaşılması zor.
"Kardeşim neden zincir takmadın ?" diyen yok...
Kızan bağıran , hesap soran da yok...
Eski "Demirel Günleri " diye anılan günleri anımsadım...
Yakıt yok.. Benzin yok ...Döviz yok...
Yok da yok....
Elektiriğimizin neden kesildiğini anlamak için , telefon etmek gerekiyor...
Telefon çalışmıyor.. Elektrik yok .. Telefon da yok ...
Çaresizsin ...
En kötüsü ..Eski günleri hatırlamak ..
Yokluk günlerini...
Darı ambarında ölen tavuk misali günleri....
Oysa İstanbul valisi halkı sakin olmaya çağırıyordu...
Sadece 20 cm kar ..
Tanrım ..
Stockholm 'de kar kalınlığını kimse düşünmezdi...
Elektirikler de kesilmezdi...
O zaman sen Stockholm 'e git .. diyenler olacaktır belki....
Ama ben buranın vatandaşıyım ve vergimi aksatmadan ödüyorum....
Üstüne üstlük ... Türk ve İslam 'ım...
Farklılık nerede ?
Anlamak çok zor .
Yine de evden çıkıp İstanbul 'u karlar altında seyretmek ve yaşamak güzel ...
Ne de olsa ben burada, bu coğrafyada kendimi evimde hissediyorum ...
Yaşasın körler şehri....
İstanbul...
Bugün 24 Ocak Uğur Mumcu'nun 17. ölüm yıldönümü ...
Sevgili Uğur Mumcu ,
Arafta bizi izlediğini söyleyenler var...
Zamanın adalet bakanının açıklamasını anımsıyorum:
24 Ocak 1993 tarihinde, evinin önünde park halindeki özel aracına konulan patlayıcı maddenin infilaki sonunda hayatını kaybeden, araştırmacı-gazeteci merhum Uğur Mumcu'nun, bu suikastı kendisine düzenleyen failin bir an önce bulunması konusunda verilmiş olan Meclis araştırma önergesiyle ilgili olarak, 14 Ekim 1996 tarihinde, bir yazımız üzerine, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığından almış olduğum yazılı bilgiyi, aynen, Yüksek Heyetinize arz edeceğim:.
“Sanıkların araştırılması ve yakalanması işlemleri, Cumhuriyet Başsavcılığımızın (1994/86) hazırlık sayılı soruşturma evrakıyla sürdürülmektedir. Olayı müteakıp, gerekli çevre araştırması yapılmış, elde edilen maddî deliller uzman ekip ve bilirkişilerce incelenip değerlendirilmiş, şüpheli kişiler ve yerler soruşturmaya alınmış; daha önce meydana gelen ve benzer patlayıcı madde kullanmak suretiyle gerçekleştirilen öldürme olaylarıyla bağlantısı araştırılmış, alınan her türlü ihbar üzerinde durulmuş, konuyla ilgili basın ve televizyon kuruluşlarında yer alan haber ve yorumlar göz önünde bulundurulmuş, öldürülen Uğur Mumcu'nun yakınları tarafından ileri sürülen iddialar üzerinde durulmuş; gerek yurt içinde gerekse uluslararası alanda faaliyet gösteren örgüt ve dış mihraklarla bağlantılı olabileceği düşünülerek, MİT Müsteşarlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı ile işbirliği içine girilmiş olmasına rağmen, bugüne kadar, öldürme olayının aydınlatılması, faillerinin tespit ve yakalanmaları hususunda olumlu bir sonuç elde edilememiştir
Seni saygıyla anıyorum .
Ruhun Şad olsun .....
"Gözü olan görür" ..."Kulağı olan duyar... "
"Esse est percepti."
Cuma, Ocak 22. 2010
Esse est percipi
Bugün "Balyoz Harekatı " üzerine ne düşündüğümü yazmak istiyordum .
İçinde yaşadığımız ülkenin geçmişini ve geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda bir şeyler yazmak istedim .
Yazmaya da başladım . Bir müddet sonra yazdıklarımı okurken bu olayın benim "anlama sınırı" mın dışına çıktığını fark ettim.
Birden üniversite yıllarımı anımsadım . Notlarımı aradım neden sonra aradığımı buldum ..
İrlandalı düşünür George Berkeley (1685-1753) 'in kuramı,aforizması .
İrlandalı Samuel Beckett de bu kavram üzerine bir film senaryosu yazmış. Bu filmi Ankara 'da 1971 yılının soğuk bir gecesinde Kavaklıdere'de bir enstütüde bir grup felsefeci ile birlikte izlediğimi hatırlıyorum .
22 dakikalık filmde hiç dialog yoktu.Üç bölümlü filmin sokak,merdiven ve oda adlı üç bölümü üzerine saatlerce tartışılmıştı.
Angilikan rahibi George Berkeley 'in idealist kuramı,aforizması aslında gerçeklerin artık kavranamadığı zamanlarda algılananla kavranan gerçekliğin üzerine kurulu. Bir kaç dilde uzun uzun notlar almışım .daha sonraları Borges 'in de bu aforizmayla uğraştığını "Kum Kitabı " nda okuyorum. (1)Descartes düşüncesinin bir başka açıdan yorumlanması gibi aslında ...
İnsanın bilgisi ve anlama sınırı bir yerde neyi ve nasıl algıladığıyla mı sınırlı ? Bu algılama sınırının ötesi ise farklı bir dünya .Öbür dünya,"Gayp " , "Getik" ,"Cennet " yani ; İdealize edilen bir dünya ...
Bugün birileri tarafından idealize edilen bir dünya görüşünün büyük bir baskıyla bize kabul ettirilmeye çalışıldığını seziyoruz: Bunu benim algılamam için benim de bir idealist olmam mı gerekiyor ?
Başkalarının kurmaca dünyasının aktörleri olmak için diz büküp ,boyun kıran bu kadar insan varken idealist olmaya ne gerek var ?
Bindirilmiş kıtalar "Cyborg" ordusu hazır bekliyor.
Oysa ben de bir çok sınıf arkadaşım gibi idealistliği 5 Mart 1971 yılında ODTÜ yurtları baskınında makinalı tüfek kurşunları kaldığımız odanın duvarlarında patlarken yitirmiştim..
-----------------------
(1)
St John's University (MN)
İçinde yaşadığımız ülkenin geçmişini ve geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda bir şeyler yazmak istedim .
Yazmaya da başladım . Bir müddet sonra yazdıklarımı okurken bu olayın benim "anlama sınırı" mın dışına çıktığını fark ettim.
Birden üniversite yıllarımı anımsadım . Notlarımı aradım neden sonra aradığımı buldum ..
"Esse est Percipi ", “to be is to be perceived”
İrlandalı düşünür George Berkeley (1685-1753) 'in kuramı,aforizması .
İrlandalı Samuel Beckett de bu kavram üzerine bir film senaryosu yazmış. Bu filmi Ankara 'da 1971 yılının soğuk bir gecesinde Kavaklıdere'de bir enstütüde bir grup felsefeci ile birlikte izlediğimi hatırlıyorum .
22 dakikalık filmde hiç dialog yoktu.Üç bölümlü filmin sokak,merdiven ve oda adlı üç bölümü üzerine saatlerce tartışılmıştı.
Angilikan rahibi George Berkeley 'in idealist kuramı,aforizması aslında gerçeklerin artık kavranamadığı zamanlarda algılananla kavranan gerçekliğin üzerine kurulu. Bir kaç dilde uzun uzun notlar almışım .daha sonraları Borges 'in de bu aforizmayla uğraştığını "Kum Kitabı " nda okuyorum. (1)Descartes düşüncesinin bir başka açıdan yorumlanması gibi aslında ...
It is evident to any one who takes a survey of the objects of human knowledge, that they are either ideas actually imprinted on the senses, or else such as are perceived by attending to the passions and operations of the mind, or lastly ideas formed by help of memory and imagination, either compounding, dividing, or barely representing those originally perceived in the aforesaid ways. (PHK §1).
İnsanın bilgisi ve anlama sınırı bir yerde neyi ve nasıl algıladığıyla mı sınırlı ? Bu algılama sınırının ötesi ise farklı bir dünya .Öbür dünya,"Gayp " , "Getik" ,"Cennet " yani ; İdealize edilen bir dünya ...
Bugün birileri tarafından idealize edilen bir dünya görüşünün büyük bir baskıyla bize kabul ettirilmeye çalışıldığını seziyoruz: Bunu benim algılamam için benim de bir idealist olmam mı gerekiyor ?
Başkalarının kurmaca dünyasının aktörleri olmak için diz büküp ,boyun kıran bu kadar insan varken idealist olmaya ne gerek var ?
Bindirilmiş kıtalar "Cyborg" ordusu hazır bekliyor.
Oysa ben de bir çok sınıf arkadaşım gibi idealistliği 5 Mart 1971 yılında ODTÜ yurtları baskınında makinalı tüfek kurşunları kaldığımız odanın duvarlarında patlarken yitirmiştim..
-----------------------
(1)
The first person narrative voice in "El Zahir," one of the stories included in El Aleph, states that according to the idealist doctrine the verbs "vivir" y "soñar" son rigurosamente sinónimos ("living and dreaming are rigorously synonymous," OC I 595). Borges portrays himself as a fictional character — a common narrative device used in many of his stories — and talks with a voice that seems to echo other voices. The attentive listener will detect many. Only a few, such as Schopenhauer, Hume, and Berkeley, have a distinctive recurrence in Borges' writings, but they also echo other voices in this our infinite "Library of Babel."Marina Martín
St John's University (MN)
Çarşamba, Ocak 20. 2010
Haiti depremi
Haiti'nin nerede olduğunu bilmeyenler için söylüyorum.
Küba 'nın karşı kıyısında.
Meksika Körfezi'nin adalar takımadasının ikinci büyük adası.
Nüfusu 8 milyon .
Bölgenin fakir ülkelerinden biri.
Uzun yıllar Fransız kolonisi olmasından ötürü (1804 yılında bağımsızlığına kavuşuyor.) resmi dili Fransızca, halkın çoğunluğu Hiristiyan ; mezheb dini de Roman katolik...
Bugün deprem felaketinden sonra ülkede 200 binin üzerinde ölü ve yaralı olduğu söyleniyor.
Fakirlikten yılllar boyunca acılar çekmiş Haiti halkı deprem felakeninde yağmalar,şiddet ve akla hayale sığmaz yolsuzluklarla karşı karşıya .
İyiliksever insanların yardımlarının malesef ulaşamadığı acı çeken halkın en büyük düşmanı da ne yazık ki kendi açlıktan gözü dönmüş vatandaşları.
Yardımların ulaşmadığı halkın en büyük sorunu güvenlik ...
Ülkede bir türlü güvenlik sağlanamıyor.
Depremin açtığı derin yaralara bir de şiddet yaraları ekleniyor.
Dünya yardım kuruluşları iyilik yapmak isteyen insanları sağduyulu davranmaya davet ediyor.
"Aman , yardım edecekseniz dikkatli olun . Paranızı yanlış ellere teslim etmeyin ...."
Küba 'nın karşı kıyısında.
Meksika Körfezi'nin adalar takımadasının ikinci büyük adası.
Nüfusu 8 milyon .
Bölgenin fakir ülkelerinden biri.
Uzun yıllar Fransız kolonisi olmasından ötürü (1804 yılında bağımsızlığına kavuşuyor.) resmi dili Fransızca, halkın çoğunluğu Hiristiyan ; mezheb dini de Roman katolik...
Bugün deprem felaketinden sonra ülkede 200 binin üzerinde ölü ve yaralı olduğu söyleniyor.
Fakirlikten yılllar boyunca acılar çekmiş Haiti halkı deprem felakeninde yağmalar,şiddet ve akla hayale sığmaz yolsuzluklarla karşı karşıya .
İyiliksever insanların yardımlarının malesef ulaşamadığı acı çeken halkın en büyük düşmanı da ne yazık ki kendi açlıktan gözü dönmüş vatandaşları.
Yardımların ulaşmadığı halkın en büyük sorunu güvenlik ...
Ülkede bir türlü güvenlik sağlanamıyor.
Depremin açtığı derin yaralara bir de şiddet yaraları ekleniyor.
Dünya yardım kuruluşları iyilik yapmak isteyen insanları sağduyulu davranmaya davet ediyor.
"Aman , yardım edecekseniz dikkatli olun . Paranızı yanlış ellere teslim etmeyin ...."
Cumartesi, Ocak 16. 2010
Kültür Başkenti olmak ...
Bugün İstanbul Kültür başkenti oluyor.
Haliç 'te yapılacak açılış töreni ve havai fişek gösterileriyle kent ileriye iri bir adım atmış olacak.
1985 yılında ilk kez Atina bu girişime ev sahipliği yapmıştı. Zamanın Yunan kültür bakanı film yıldızı Bayan Melina Mercouri 'nin çok büyük emeği olduğu söylenir.Fikir annesi olarak gereken mücadeleyi de vermiş "kültür " ve kent kavramını uluslararası temasların ortasına oturtmayı başarmıştır.(1)
Bugünden başlayarak bütün yıl (2010) sürecek olan etkinliklerle, İstanbul'u idare edenler bir kent olarak kültürden ne anladığını bütün dünyaya anlatmaya çalışacaktır.
Bu kentin 8000 yıllık geçmişini bir nefesde (bir yılda ) anlatmanın olanağı yoktur.
Programa bakılırsa yetkililer bir dünya kültür mozaiği oluşturmaya çalışmışlar :
Açılış töreni paralelinde müzik etkinlikleri ön plana çıkarılmış,
Taksim 'de "Tarkan",
Kadıköy 'de "Mor ve Ötesi",
Sultanahmet'te "Mercan Dede",
Müzeler gece yarısına kadar açık,İstanbul kenti Cumhuriyet tarihinde ilk kez, uzun soluklu uluslararası ciddi bir kültürel proje sürecine başlıyor.
Projenin başlangıcında 13 Aralık 2005 günü, Şubat 2009 da görevinden istifa eden Yürütme Kurulu Başkanı ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan bir heyet, başvuru dosyasını Avrupa Komisyonu Eğitim ve Kültür Genel Müdürü’ne teslim etmiştir.
Dört yıl sonra istifa nedeni olarak kurucu ekip başvuru dosyasında verilen sözlerin yerine getirilmediğini ileri sürmüşlerdir.Bu konuda resmi bir açıklama yapılmamıştır.
Basında şu haberler yer almıştır:
Bir yıldan çok daha az bir sürede hazırlanan programın içeriğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Bu yıl Almanya 'da Essen ve macaristan 'da Pécs kentleri de kültür başkenti ünvanını alıyorlar.
Geçen hafta açılışı yapılan Essen Ruhr programında üç ana tema dikkati çekiyor. Kent kültürünün Mitoloji,sanayi ve insan boyutları kavramsallaştırılıyor. Belirli bir yaklaşım söz konusu.
Öte yandan benim istanbul programında gördüğüm kadarıyla yıllardır tecrübe kazanılan "İstanbul Festivali" yaklaşımı belirleyici olmuş.
Eskinin mücevherleri ortaya çıkarılmamış: University of the palace hall of Magnaura yani Kral Teodisius 'un kurduğu ve dünyanın Bolonya Üniversitesi 'nde önce ilk üniversitesi Konstantinople Üniversitesi ile ilgili bir program göze çarpmıyor. Fener,Balat,Pera,Galata,Beyoğlu yaşamı,inançlar mozaiği gibi çok kapsamlı projeler üretilmemiş. Kentin vazgeçilmez dokusu olan Roman,Rum,Yahudi,Ermeni ,vb çeşitlilikler vurgulanmamış.Aslında aradan geçen beş yılda bir kültür projesi üretilmemiş,bürokratik engellerin zorunlu kıldığı bir daralma olmuş.Çok yüksek potansiyeli olan bu projenin yılın ilerleyen haftalarında daha da zenginleşmesini ve geniş açılara ulaşmasını dileyelim.
Kent yaşamının çok önemli günlerinin ıskalanmamasını dilemekten başka şansımız yok :örneğin .
Erguvan Dönemi,Mimoza,manolya ve lale zamanları,
Göçmen kuşların gelişi ve gidişi,
Balık mevsimi,fener ışığında Lüfer,
Mehtap gezileri,
Kutsal günler,
Kenti kent yapan ve yaşamı anlamlı kılan değerler.....
-------------------------------
(1)
Haliç 'te yapılacak açılış töreni ve havai fişek gösterileriyle kent ileriye iri bir adım atmış olacak.
1985 yılında ilk kez Atina bu girişime ev sahipliği yapmıştı. Zamanın Yunan kültür bakanı film yıldızı Bayan Melina Mercouri 'nin çok büyük emeği olduğu söylenir.Fikir annesi olarak gereken mücadeleyi de vermiş "kültür " ve kent kavramını uluslararası temasların ortasına oturtmayı başarmıştır.(1)
Bugünden başlayarak bütün yıl (2010) sürecek olan etkinliklerle, İstanbul'u idare edenler bir kent olarak kültürden ne anladığını bütün dünyaya anlatmaya çalışacaktır.
Bu kentin 8000 yıllık geçmişini bir nefesde (bir yılda ) anlatmanın olanağı yoktur.
Programa bakılırsa yetkililer bir dünya kültür mozaiği oluşturmaya çalışmışlar :
Açılış töreni paralelinde müzik etkinlikleri ön plana çıkarılmış,
Taksim 'de "Tarkan",
Kadıköy 'de "Mor ve Ötesi",
Sultanahmet'te "Mercan Dede",
Müzeler gece yarısına kadar açık,İstanbul kenti Cumhuriyet tarihinde ilk kez, uzun soluklu uluslararası ciddi bir kültürel proje sürecine başlıyor.
Projenin başlangıcında 13 Aralık 2005 günü, Şubat 2009 da görevinden istifa eden Yürütme Kurulu Başkanı ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan bir heyet, başvuru dosyasını Avrupa Komisyonu Eğitim ve Kültür Genel Müdürü’ne teslim etmiştir.
Dört yıl sonra istifa nedeni olarak kurucu ekip başvuru dosyasında verilen sözlerin yerine getirilmediğini ileri sürmüşlerdir.Bu konuda resmi bir açıklama yapılmamıştır.
Basında şu haberler yer almıştır:
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansın’ın 9 üyeli Yürütme Kurulu’dan dün akşam Çolakoğlu ile baraber Prof. Dr. Metin Sözen, Prof. Dr. İskender Pala ve Gürhan Ertür istifa etti. 2010 yürütme kurulunda son birkaç aydır görüş ayrılığından dolayı çatışma vardı. İstifaların ardında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının uzun süredir proje üretememesi ve buna tepki olarak oluşan kamuoyu baskısı gösteriliyor.
Bir yıldan çok daha az bir sürede hazırlanan programın içeriğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Bu yıl Almanya 'da Essen ve macaristan 'da Pécs kentleri de kültür başkenti ünvanını alıyorlar.
Geçen hafta açılışı yapılan Essen Ruhr programında üç ana tema dikkati çekiyor. Kent kültürünün Mitoloji,sanayi ve insan boyutları kavramsallaştırılıyor. Belirli bir yaklaşım söz konusu.
Öte yandan benim istanbul programında gördüğüm kadarıyla yıllardır tecrübe kazanılan "İstanbul Festivali" yaklaşımı belirleyici olmuş.
Eskinin mücevherleri ortaya çıkarılmamış: University of the palace hall of Magnaura yani Kral Teodisius 'un kurduğu ve dünyanın Bolonya Üniversitesi 'nde önce ilk üniversitesi Konstantinople Üniversitesi ile ilgili bir program göze çarpmıyor. Fener,Balat,Pera,Galata,Beyoğlu yaşamı,inançlar mozaiği gibi çok kapsamlı projeler üretilmemiş. Kentin vazgeçilmez dokusu olan Roman,Rum,Yahudi,Ermeni ,vb çeşitlilikler vurgulanmamış.Aslında aradan geçen beş yılda bir kültür projesi üretilmemiş,bürokratik engellerin zorunlu kıldığı bir daralma olmuş.Çok yüksek potansiyeli olan bu projenin yılın ilerleyen haftalarında daha da zenginleşmesini ve geniş açılara ulaşmasını dileyelim.
Kent yaşamının çok önemli günlerinin ıskalanmamasını dilemekten başka şansımız yok :örneğin .
Erguvan Dönemi,Mimoza,manolya ve lale zamanları,
Göçmen kuşların gelişi ve gidişi,
Balık mevsimi,fener ışığında Lüfer,
Mehtap gezileri,
Kutsal günler,
Kenti kent yapan ve yaşamı anlamlı kılan değerler.....
-------------------------------
(1)
Dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisinin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsenmesiyle Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan kentlere verilmeye başlanan bu unvana ilk kez 1985’te Atina sahip olmuştur.
Bu unvan, 1985-2000 yılları arasında AB’ye üye ülkelerin kentlerinden birine verilmiştir. 2000 yılına gelindiğinde ise, yeni bin yıl nedeniyle, Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem aynı yılda birden fazla kente, hem de AB adayı olan ülkelerin kentlerine verilmeye başlanmıştır.
Avrupa Kültür Başkenti Projesi Tarihinde Bir İlk...
İstanbul’un, Avrupa Kültür Başkenti yolculuğu da, yeni bin yıl nedeniyle, AB adayı olan ülkelerin kentlerine Avrupa Kültür Başkenti unvanı verilme kararıyla birlikte başlamıştır.



